en
Ana SayfaKünyeOzan DergisiYazılarŞiirlerRöportajlarFotoğraflarFaaliyetlerİletişimZiyaretçi Defteri

BİR KARADENİZ HİKAYESİYLE YENİDEN MERHABA

Bu yazıma, sizlere Giresun’dan merhaba diyerek başlamak istiyorum. Uzun bir aradan sonra, Ozan Dergisi okurlarıyla bu kez internet aracılığı ile buluşmanın keyfini ve heyecanını yaşıyorum. Böylesi güzel duygularla yeniden merhaba !

Günlerden 7 Mart 2006 Salı ve cep telefonumun saati tam 23.24’ü gösteriyor. Güzel yurdumun cennet diyarı Karadeniz’in şirin şehri Giresun’un, sıcacık personeli ve mükemmel manzaralı Başar Otel’inin 305 numaralı odasındayım. Bu satırları sizlerle paylaşacağım günü daha şimdiden iple çekiyorum.

6 Mart 2005 Pazartesi sabahı, Ankara, Ordu, Giresun ve Trabzon’u kapsayacak yoğun bir iş seyahati için arkadaşım Muhsin’le beraber, Peugeot Partner marka aracımızla İstanbul’dan yola çıktık. Öğlen saatlerinde Ankara’ya ulaştık. Ticari münasebetler sebebiyle Sincan’da uğramamız gereken firmaya ulaştığımızda saat 12.00’ye yaklaşıyordu. Buradaki dört saatlik iş temaslarımızın ardından yeniden yola çıktık. Kırıkkale’yi geride bıraktıktan sonra, akşama doğru yolumuzun üzerindeki Türkiye Şoförler Federasyonuna ait dinlenme tesislerinde yemek molası verdik. Arabamızın farları çamurdan görünmez hale gelmişti ve karnımız öyle acıkmıştı ki, böyle güzel bir tesisle karşılaşınca çok sevindik. İkimiz de on üzerinden on puan vermiştik bu tesislere.

Karadeniz’e yapacağımız bu iş gezisini üç hafta kadar önce planlamıştık. O tarihten beri beni bir heyecan sarıvermişti. Anadolu’nun birçok değişik kentini görmüştüm fakat, çocukken gördüğüm Zonguldak dışında bu benim Karadeniz’e ilk seyahatim olacaktı. Dergimizin kağıda baskılı yayınladığımız son sayısında Trabzon ilimizi tanıtmıştık. “Keşke o dönemde olsaydı bu gezi” diye üzülmekten de alıkoyamıyor insan kendini.

Akşam saatlerinde Çorum’a vardığımızda, epeyce yorulduğumuzu da hissettik. Aslında kafamızda Samsun’a ulaşıp geceyi orada geçirme fikri vardı; fakat Çorum’a ulaşınca bu fikrimizden vazgeçtik. Çorum’da, İstanbul gibi büyük bir kentin yoğun yaşantısından sonra kendimizi huzurlu bir ortamda buluverdik. Zaten Anadolu’nun hangi yöresine giderseniz gidin hepsinde ayrı bir huzur buluyorsunuz. Ve de en önemlisi, biraz sonra anlatacağım Anadolu insanının sıcaklığını...

Geceyi Çorum’un en büyük oteli olan Dalgıçlar Otel’de geçirdikten sonra, sabahın ilk ışıklarıyla uyandık. Bugünkü iş programımız Ünye’ye ulaşarak oradaki işlerimizi bitirmek ve oradan da Giresun’a ulaşmaktı. İşlerimizin aynen düşündüğümüz gibi yolunda gitmesinin sonucunda şu an Giresun’dayız.

Ünye’de, bir fındık fabrikasındaki işlerimiz, iki saat sonra tekrar uğramamızı gerektirince, bu süreyi burada gezerek değerlendirmenin en iyi fikir olduğu kanaatine vardık. Önce yemek yedik. Yemek yediğimiz mekan, tarihi bir hanın restore edilerek lokantaya dönüştürüldüğü çok ihtişamlı bir yerdi. Hesabı öderken kasiyere, nereyi gezebileceğimizi sorduk. O da bize Ünye Kalesi’ni önerdi.

Niksar Caddesinden denizi arkamıza alarak dağlara doğru aracımızla ilerliyorduk ki, sol tarafımızdan dumanlar yükseldiğini gördük. Ormanlık bir alanın hemen yanındaki kuru otlar, çalılar alev almıştı. Muhsin, cep telefonuyla hemen 155 polis imdat telefonuna durumu bildirdi. Yolumuza devam ederek bu bölgeden uzaklaştık. Uzunca bir yol katettikten sonra, yaşlı, köylü bir amcayla teyzenin yanında durduk. Ben birkaç fotoğraf çektim. Biraz onlarla sohbet ettik. Aramızda ilginç diyaloglar geçti. Amca dedi ki: “Size çay yapalım, ikramda bulunalım”. Teşekkür ettik ve zamanımızın olmadığını söyledik. Dedi ki: “Size iki tane öküz kessek yine de buraya getiremezdik, hoş geldiniz. Çay yapalım, hemen olur.” Nazikçe geri çevirmek zorunda kaldık; çünkü gerçekten fazla zamanımız yoktu. Ayrılırken sağ elini kalbinin üstüne götürerek gönülden bir selamla bizi uğurladı. Etkilenmemek inanın elde değil. Nereye giderseniz gidin, ister Alevi ister Sünni, kuzeyli veya güneyli, Anadolu insanının bu sıcaklığı, samimiyeti, misafirperverliği insanı kelimenin tam manasıyla büyülüyor.

Bu arada meğer kaleyi geçmişiz. Tekrar geri döndük. Geri dönerken Anadolu’nun hemen her yöresinde yolunuzun üzerinde karşınıza çıkması muhtemel bir türbe gördük. Yol tabelası sağ tarafı işaret ediyor ve üzerinde “Şeyh Sadık Türbesi” yazıyor. Tabelanın yanında gürül gürül akan bir çeşme! Bu çeşmeden kana kana suyumuzu içtikten sonra yürüyerek biraz yokuş tırmandık. Nihayet türbeye ulaştık. Sonrasında yokuşu tekrar indik ve aracımızla kaleye doğru yola devam ettik. Az ileride, aracı yolun sağında durdurdum. Eşeklerini yükleyen yaşlı bir çift gördüm. Fotoğraflarını çekmek istediğimi söyledim. Yaşlı amca “Gazeteci misin sen?” diye sordu. Evet, halk müziği ağırlıklı bir dergi yayımlıyorum diye cevap verdim. Fotoğrafı çekerken, amca dedi ki: “Karıyı çekme bizim!” Gülümsedim. “İsmim lazım mı?” diye sordu. Fotoğraf için lazım değil ama tanışalım, adınız nedir dedim. Abdullah Karapınar’mış.

Onlarla da vedalaştıktan sonra nihayet kaleye, sağdan patika bir yol ayrıldığını gördük. Bu yolda biraz ilerledikten sonra altından dere geçen bir köprüden geçtik. Otantik köy evlerini fotoğraflamak için durduğumda iki yaşlı köylü amcayla sohbet ettim. Bir tanesi yeni ev yaptırıyormuş. Evi gösterdi ve “Onun da fotoğrafını çek” dedi. Tuğladan duvarları örülmüş ve henüz sıvası yapılmamış bu evi beğenmediğimi söyledim. Zaten fotoğrafını çektiğim otantik köy evi de onunmuş. Asıl ev bu, dedim. Betonarme evlerin bunların yanında çirkin göründüğünü söyledim. Onlar da “Doğru söylüyorsun” dediler. Kalenin yolunu bize bir kez daha tarif ettikten sonra el sıkıştık ve yanlarından ayrıldık. (Onların nasırlı ellerini sıkarken öyle bir elektrik alıyorsunuz ki sevgilerini size hissettiriyorlar.) Sonunda kaleye varmıştık. Kalenin yanında da köy evleri vardı. Burada köylü bir kadın, bastonla yürüyen yaşlı bir amca ve 40-45 yaşlarında bir adamla sohbet ettik. Buralarda hep rastladığımız samimiyet ve sıcaklık onlarda da mevcuttu.

Ünye Kalesinden ayrılırken yol üzerinde elini kaldıran yaşlı bir amcayı aracımıza aldık. Onunla tatlı bir sohbete daldık. Ünye merkezine gidiyormuş. Onu aldığımız yerde fındık bahçesi varmış. Zaman zaman orada kalıyormuş. Şehrin betonlarından bıktığını, çocuklarından dolayı mecburen şehir merkezine yerleştiğini, huzur bulmak için arada bir köy evine gittiğini anlattı. Güzel sohbetimiz devam ederken onu bırakacağımız yere gelmiştik. Cadde üstünde bir kahvehanenin önünde durduk. İnerken sıkı sıkı tembih etti: “Eğer Ağustos’ta fındık zamanı buralara yolunuz düşerse bu kahvede beni bulursunuz. Tuzcu Osman deyin herkes tanır. Size fındık vereceğim. Buralara gelirseniz uğrayın. Allah yolunuzu açık etsin.”

İşte Anadolu’nun gücü buradan kaynaklanıyor. Buradaki insanların gönülleri o kadar zengin ki, tıpkı bir ırmak misali yüzyıllardır türkü olmuş akmış, kendi coğrafyasının da sınırlarına sığamayacak kadar büyük bir kültür yaratmıştır. Türkü ortak paydasında bizleri birbirimize bağlayan da bu büyük insanların engin gönülleridir. (Bir sonraki paragrafa da yarın gece Trabzon’dan yazarak başlayacağım.)

Ve şu an Trabzon’da Usta Park Otel’deyim. Yoğun geçen bir günün ardından, şehir meydanını tam karşıdan gören otel odamın penceresinin yanındaki masanın üzerinde, dün geceden yarım bıraktığım yazıma devam ediyorum. Üç gecedir üç farklı kent, üç farklı otel... Çorum, Giresun ve Trabzon.

Sabah, Giresun’da yatağımda daha gözlerimi açamadan, kulaklarıma gelen uğultu sesiyle irkildim. Öğlene doğru büyük bir fırtınaya dönüşecek olan rüzgarın sesiydi bu! Giresun’u tepeden kuşbakışı gören otelimizin en üst katındaki muhteşem manzaralı restoranında kahvaltımızı yaptıktan sonra Arsin’e doğru, yeniden yola çıktık. Fırtına, Trabzon’dan Rize’ye kadar tüm bölgeyi etkisi altına almıştı. İş için gittiğimiz devasa fabrikanın neredeyse çatısı uçacakmış. Konuştuğumuz insanlar, bu bölgede son on yıldır böyle fırtına görmediklerini söylediler. Fırtına yüzünden işlerimiz yarına ertelenince, Trabzon’un en önemli turistik yerlerinden biri olan Uzungöl’e gitme kararı aldık.

Arsin’den Rize istikametine doğru yeniden yola koyulduk. Araklı’ya ulaştığımızda karnımız iyice acıkmıştı. Bir balık lokantasına girdik. Lokantanın genç sahibi Turgay ve ailesi balıkçılıkla uğraşıyor, avladıkları balıkları da kendi lokantalarında müşterilerine sunuyorlarmış. Tadına doyamadığımız, tavada pişirdikleri mezgitleri yedikten sonra yeniden yola çıktık. Of ilçesinden Uzungöl istikametine doğru döndükten sonra, yol boyunca muhteşem doğal güzelliklerle karşılaştık. Her yerden gürül gürül sular çağlıyor, asma köprüler, yeşilin her tonunu barındıran dağlar ve dağların üst yamaçlarında nasıl yapıldığını anlayamadığımız köy evleri... Ve sonunda Uzungöl’e varmıştık. Fırtına, artık etkisini yitirmiş, yerini güzel bir yağmura bırakmıştı.

Uzungöl gezisinin ardından geri döndüğümüzde Rize’ye uğradık. Oradan da yeniden Trabzon’a geldik ve otele yerleştik. Burada birkaç gün daha işimiz var. Anlayacağınız bir süre Karadeniz’liyiz.

Bu yazıya bir son vermezsem iyice uzayacak. Sözün makbulü kısa ve öz olanıdır. Yine de kısa olmadı ama mazur görün. Uzun bir aradan sonra, teknoloji sayesinde internet üzerinden yeniden sizlere merhaba diyebilmek büyük keyif verici. Bu yüzden de kalemi dizginleyebilmek kolay olmuyor. Ozan Dergisi’nin vefalı okurlarını sevgiyle selamlıyorum.

Ünay EYREK


     
     
     
     
     
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   
   

-----------------------------------------------------------

 

MÜZİK TARİHİNDE YOLCULUK

Ludwig Van Beethoven (1770-1827)

         “Prens! Sizin asaletiniz, doğuşunuzdaki tesadüfe bağlıdır.  Oysa ben, kişiliğimi kendim oluşturdum. Yeryüzünde yüzlerce prens var, daha binlercesi de gelip geçecek, ama bir tane Beethoven var !”

         Veremli bir anne ve alkolik bir babanın çocukları olan Beethoven, 16 Aralık 1770’de Almanya’nın Ren kıyısındaki şehri Bonn’da dünyaya gözlerini açar. Annesi Magdelena ve babası Johann yoksulluk içerisinde bir yaşam sürdürmektedir. Küçük Beethoven de bundan nasibini alacaktır ve hazin bir çocukluk dönemi yaşayacaktır. Henüz dört yaşında olmasına rağmen, babası onu piyanonun başına oturtur ve çok yetenekli olduğunu fark edince küçük yaşta olmasına aldırmadan, eve para getirmeye zorlar. Kendi elde edemediği ünü ve parayı yetenekli oğlunun kazanmasını isteyen baba Johann, dört yaşındaki çocuğu saatlerce klavsen başında tutar, geceleri eve ayık gelirse, uykudan uyandırıp sabaha kadar çalıştırırdı. Çocuk, yorgunluk, uykusuzluk ve soğuktan dolayı hata yaptığı zaman ise dayak başlardı. Beethoven, müzikten o kadar nefret eder ki hatta bu işten vazgeçmeyi bile düşünür. Bunu ileride açıkça itiraf edecektir.

            26 Mart 1778’de ilk konseriyle halk karşısına çıkan Beethoven, konserin başarılı geçmesiyle piyano, keman ve org dersleri almaya başladı. Saygın bir müzisyen olan Christian Gottlob Neefe, 1779’da Bonn’a gelerek Beethoven’in ilk önemli öğretmeni oldu.

            1782 yılı Ludwig Van Beethoven için önemli bir dönüm noktası olacaktır. Uzun zamandan beri öğrencisine beste yapması konusunda telkinlerde bulunan Neefe, bu yıl bunun meyvelerini toplayacaktır. O yıl özgün bir şeyler yaratan Beethoven’in bu ilk eserine Neefe, “Dressler’in bir marşı üzerine do minör dokuz çeşitleme” adını verir. Bu eserin ardından Beethoven 1783’de ilk üç sonatını besteledi. Ondört yaşında Hofkapelle’de orgculuk görevine geldiği dönem, büyük bestecinin dehasından söz edilmeye başlanan dönemdir. 1785’de üç tane Piyanolu Dörtlü besteledi. Mozart’a olan hayranlığı eserlerine de yansımaya başlamıştır.

            1 Nisan 1787’de Viyana’da Mozart ile tanışarak kendisini ona dinlettirdi. Mozart, onun için şöyle demiştir: “Bu çocuğa dikkat edin. Bütün dünya onun önünde ayağa kalkacak.” Bu sıralarda çok sevdiği annesini kaybetti. Babasının büsbütün alkol batağına saplanmasıyla iki küçük kardeşinin sorumluluğunu da üstlenen Beethoven, tam o sıralarda Kontes Helene Von Breuning ile tanıştı. Onu gerçek oğlu gibi seven Kontes, Bonn’un soylu ve kültürlü aileleriyle tanışmasını sağladı.

            1789 Fransız Devrimi, eşitlik ve özgürlük tutkunu olan Beethoven’i derinden etkilemiştir. Bu yıllarda Bonn Üniversitesi ileri düşüncelerin dile getirildiği bir odak konumundaydı. 1789’da üniversiteye giren Beethoven, Schneider’in Alman edebiyatı derslerini izlemiştir. Schneider, Fransız Devrimi’nin ateşli bir taraftarıydı ve genç besteci üzerinde izler bırakmıştı.

            1792 Kasımında Viyana’ya yerleşen Beethoven, Haydn’ın evine kapanarak çok ciddi çalışmalar içine girer.1794’ten sonra art arda besteler yapmaya başlar. 1795’ten itibaren bestecide duyma güçlüğü başlar. Pek çok doktora başvurmasına rağmen hastalığın nedeni tam anlaşılamamıştı. 1802 yılına kadar sağırlaşmakta olduğunu gizleyerek konserlerini sürdürmüştür. 10 Kasım 1802’de intihar düşüncesiyle vasiyetname yazmış; fakat bu düşüncesinden vazgeçmiştir.

            1805 yılına kadar hayatı, sağırlığa katlanarak yaratma çabaları içerisinde geçmiştir. 1805’de, otuz beş yaşında orkestra enstrümanları arasında üflemelileri duyamaz oldu. 1809’da Viyana’nın Fransızlar tarafından bombalanması sırasında bir mahzene sığınıp kulaklarını yastıklarla kapattı. Beethoven’in tamamen sağır olması ise 1819 yılında başlar. Dokuzuncu Senfoni’nin 1824’te ilk seslendirişini yönetirken (ya da programda yazıldığı gibi “konserin yönetimine katılırken”) kendisini çılgınca alkışlayan halktan haberi yoktu. Sanatçılardan biri Beethoven’in elinden tutup onu dinleyicilere çevirdiğinde, salondaki bütün insanların ayağa kalkmış, şapkalarını sallayarak çılgınca alkışlıyor olduğunu gördüğü zaman, başarısının onaylandığını anlamıştı. Büyük besteci eğilerek dinleyicileri selamladı; gözleri yaş içindeydi. Bir an öylece kaldı, sonra bayıldı. Evine götürdüler. Bütün gece baygın yattı.

            1 Aralık 1826’da, arabayla Viyana’ya hareket etti. Geceyi bir handa geçirdi. O gece aldığı soğuğun etkisiyle yatağa düştü. Sarılığı ilerlemiş, dayanılmaz karın ağrıları çekmeye başlamıştı. 24 Mart 1827’de komaya girdi. 26 Mart 1827’de Viyana’da hayata gözlerini yumdu. Yaşamının son anları şöyle anlatılır: “Havanın fırtınaya dönüştüğü günün akşamüstü, saat 17.00 sularında bir gök gürültüsünün ardından sağ kolunu havaya kaldırır, bir şey söylemek ister gibiyken söyleyemeden kolu düşer. 29 Mart 1827 günü cenazesi, o güne dek hiçbir sanatçıya gösterilmemiş bir görkem içinde yirmi bin kişinin katılımıyla kaldırılır.”

Kaynaklar:

  • Müzik Tarihi – Ahmet Say (Müzik Ansiklopedisi Yayınları – 2000)

  • Altın Klasikler Koleksiyonu – Nesa Yayınları, 1998 (Hazırlayanlar: Halil Gürdal Gürak yönetiminde Nesa Basın Yayın A.Ş. Araştırma Ekibi)

  • Meydan Larousse Gençlik Ansiklopedisi

Ertuğrul Oğuz Fırat – Çağdaş Küğ Tarihi İçin İmler (YKY, İstanbul 1999, sayfa 239)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

20. YÜZYIL OZANLARI

 

MESLEKİ

Adı Bekir’dir. 1858 yılında Kangal ilçesinin Kertme köyünde doğdu. Küçük yaşta Deliktaş köyüne gelip ünlü Aşık Ruhsati’ye kapılandı. Yirmi yıl Ruhsati’ye çıraklık edip onunla il il, köy köy gezdiler. Geleneğin icaplarını Ruhsati’den öğrenen Mesleki, edebiyat dünyasında bilhassa “yavaşça, yavaşça” redifli semaisiyle tanınmıştır. Hayatı ve deyişleri Eflatun Cem Güney tarafından kitaplaştırılan aşık, 1930 yılında ölmüştür.

 

Dolanı dolanı gelir

Ölüm yavaşça yavaşça

Kalem alıp yaz derdimi

Gülüm yavaşça yavaşça

 

Söyünmüyor bir dem narım

Sevda oldu öz diyarım

Güz geldi geçti baharım

Selim yavaşça yavaşça

 

Garip gönlüm durmaz oldu

Gözüm ırak görmez oldu

İşe güce ermez oldu

Elim yavaşça yavaşça

 

Sevdiğim bu yana bakmaz

Kaş eğip kirpiğin yıkmaz

Kırıldı kanadım kalkmaz

Kolum yavaşça yavaşça

 

Şu dünyaya güvenilmez

Ölmeyince gam kesilmez

MESLEKİ’m artar eksilmez

Zulüm yavaşça yavaşça

 

20. YÜZYIL OZANLARI

 

YUSUF SEZAİ

Ünlü aşık Yusuf Sezai 1858 yılında Kağızman’da doğdu. Döneminin en kudretli aşıklarındandır. Küçük yaşta geleneği öğrendi ve aşıklığa başladı. Başta Sümmani olmak üzere çevrenin tanınmış, güçlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı; onlarla bölgeyi gezdi. Kağızmanlı Aşık Hıfzi’ye ustalık etti. Yusuf Sezai’nin soyadı Aşıklı’dır.

Yusuf Sezai’nin Bit Destanı, Rusların 1915’te yol yaptırmak için topladıkları Türklerin çektiği çileleri anlatmaktadır.

 

Kehle ordusunun destanıdır bu Yaktınız canımı yav garip kuşlar

Dinle candan vasfı hali bitlerin Yataktan yatağa yolları işler

Felek kesesinden bir gün aparmış Karınca tek gezer, yılan tek dişler

Çekilmiyor derdi deli bitlerin Akrepten beterdir mili bitlerin

 

Kafir Urus etmiş İslam’ı bende Kimseler görmedi böyle bir hikmet

Koymadı er kişi Kars Kağızman’da Saldatlardan beter verirler zahmet

Çalıştırır şoşta, yolda, her yanda Hasmı sabun imiş su ile avrat

Açıldı hoş bahtı fali bitlerin Onunçün uzundur dili bitlerin

 

Çevirdiler ırgatların yanların Nerde ateş yansa sürer tütüne

Karınca tek sardı garibanların Cem oldular yatakların altına

İlikten, damardan emdi kanların Zalimler kanıktı insan etine

Uzandı kuyruğu ölü bitlerin Dönüptür kütüğe dalı bitlerin

 

Yaktı bu canımı leyl ile Nehar Gezdikçe ayağı dikene benzer

Dalıma aşağı su gibi akar İnsanın ömrünü sökene benzer

Koltuğumdan girer boynumdan çıkar Yedi yıl ısıtma çekene benzer

Her yana pilandır yolu bitlerin Her kime dokunsa yeli bitlerin

 

Bir yere rem olduk, İslam fahlesi Urus’un başına belalar yağa

Olduk orak yakmaz müflis mahlesi Zulümü işledi dağ ile taşa

Kimi kara kara camız kehlesi Nice mim yiğidi saldı toprağa

Kimi ince ince beli bitlerin Ünü aştı Rüstem Zali bitlerin

 

Kendine bir yonga buldu her uşak Sararttılar Sezai’nin gül rengin

Kaşınmadan mecal yok ki konuşak Kaşınmadan yiyebilmez çömleğin

Sirkeler büyüdü oldu yavuşak Ekleder etini sarar gömleğin

Günden güne artar dölü bitlerin Kime yetişirse eli bitlerin

 

20. YÜZYIL OZANLARI

 

NİGARİ

Adı Ahmet’tir. 1860 yılında Konya’nın Sille bucağında doğdu. Sille Medresesi’ni bitirdi. Çevre köylerde imamlık yaparak geçimini sağladı. Aşık Devami ile çevreyi dolaştı. Devrin aşıkları ile karşılaşmalar yaptı. Hece ölçüsündeki şiirlerinin yanı sıra aruzlu olanları da vardır.1920 yılında Sille’de gözlerini hayata yummuştur.

Yerin bahçesine eyledim seyran

Gördüm susam ile sümbül eş olmuş

Ne güzel münasip ikisi akran

Birbirini bulmuş pek bir hoş olmuş

Karanfil kokusu şirin menevşe

Gonca hiç dayanmaz solar güneşe

Yasemin erguvan çıktı güleşe

Reyhanın aleme haddi faş olmuş

 

İlkbaharda nevruz açılır çiğdem

Sümbül sersem boynu eğridir her dem

Servi veş öğünür ol siyah perçem

Hamleder aşıka hançer şiş olmuş

 

Açılır laleler gelince bahar

Dilber kirpiğine eyledim nazar

Zambak ile sadef beraber gezer

NİGARİ üç nergiz gözler beş olmuş

Kaynak: Türk Halk Şairleri Antolojisi – Emir Kalkan (Kültür Bakanlığı, Ankara – 1991)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

BİR TEKKE VE TASAVVUF ŞAİRİ SADIK BABA (1784 – 1839)  

Esas adı Hüseyin olan Sadık Baba, 1784 yılında Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı Güvenç köyünde dünyaya gelir. Sadık Baba’nın annesi Kara Fatma, babası Kurada (Hurda) Ali’dir. Dedesi Hüseyin’in Erdebil Tekkesinden Elbistan’ın Kantarma köyüne, oradan da Malatya’ya geldiği rivayet edilmektedir.

Hayatı yoksulluk içerisinde geçen Sadık Baba, Hacı Bektaş Dergahı’na gidene kadar hiçbir eğitim almamıştır. Burada tasavvuf ve tekke kültürüyle beslenen Sadık Baba, Arap alfabesiyle okuma yazmayı öğrenir ve şiirler yazacak kadar ilerletir.

On beş yaşında babasını kaybeden genç Hüseyin daha sonra yaşanacak bir kıtlık nedeniyle köyünü terk eder. Sivas Kangal’ın Ulaş nahiyesinde Karagavur lakabıyla tanınan varlıklı bir Ermeni’nin yanında azap (yanaşma, mevsimlik çiftlik işçisi) olarak çalışmaya başlar. Deyişler söylemeye de bu yaşlarda başlar. Burada başına bir gün ilginç bir olay gelecektir. Sıcak bir yaz günü köylülerle toplu halde değirmene buğday öğütmeye giderlerken dönüşte Sadık Baba kağnısında uyur; kağnı konvoyun en arkasında kalır. Mandalar da kağnıyı aniden Karagöl’e doğru çekerler. Sadık Baba gürültüyle aniden uyanır ki ne görsün kağnıyla birlikte gölün ortasında duruyor. Telaşlanmadan, gayet sakin bir şekilde mandalara “hoo” der ve kağnıyı kıyıya çeker. Sonradan durumu fark eden köylülerden bazıları, olaya şaşkınlık içerisinde tanıklık ederler. Önden gidenler durumu ağasına iletirler. Ermeni ağası hemen atına atlar ve göle doğru yola çıkar. Yarı yolda Sadık Baba ile karşılaşır. Gördükleri onu da hayrete düşürür: Kağnı ve mandalar çamur içerisinde olmasına rağmen Sadık Baba ve un çuvalları kupkurudur. Birlikte eve dönerler ve ağası onu karşısına alarak konuşmaya başlar:

“Oğlum Hüseyin işte senin senelik azapcalığın. Sen Hakk’ın sevgili bir kulu olmalısın. Bir gün sana sinirlenip kötü bir laf edersem, Tanrı beni affetmez. Vebalini üzerime alamam” der ve işine son verir.

Sadık Baba köyüne geri döner. Annesi ve iki ağabeyiyle Karaözü’ye göçerler. Burada Elif adında bir kızla evlenir. Osman ve Elif adında iki çocukları dünyaya gelir. Karaözü’de deyişler söyleyerek günlerini geçiren Sadık Baba’ya bazı köylüler içten içe bir kin beslerler ve araları iyice sertleşir. Durum o kadar ileri gider ki, bir Cem toplantısında Malatya’dan gelen dedeye şikayet ederler. Dede, peyk (haberci) yollayarak Sadık Baba’yı Cem’e davet eder. Haberci Sadık Baba’yı cemaatin gözünde küçük düşürmek için haber vermeden geri döner. İkinci haberciyi gönderir. Onun da sokakta ayağı kayarak yere düşer ve dizi kanar. Durum Sadık Baba’ya malum olur ve Cem’e gelir. Dede, kendisine iki haberci yolladığını, niçin gelmediğini sorar. O da kimsenin kendisini çağırmadığını, hatta ikinci habercinin düşüp dizini kanatması olayı olmasa yine gelmeyeceğini söyler. Ardından da kanı şahit olarak gösterir. Dede cemaate döner: “Artık bununla uğraşmaktan vazgeçin” der ve Sadık Baba’yı Hacı Bektaş’a davet eder.

Hüseyin’e Sadık Baba ünvanı dergahta, çelebilerden Hamdullah Efendi tarafından verilir. Dergah’ta tamamen olgunlaşan Sadık Baba tekrar Karaözü’ye döndüğünde şöhreti artmış, deyişleri ozanlar tarafından çalınır söylenir olmuştur.

Hacı Bektaş’ta kendisine yardımcı olan, asıl adı Ahmet olan Babo Dede, Sadık Baba’yı kendi köyü Başak’a davet eder. Karısı ve çocukları kendisiyle gelmek istemeyince, onları bırakarak Başak’a gelir. Burada Babo Dede’nin çocuklarına ders veren Molla Bektaş tarafından karşılanır. Kendisini küçümsediğini sezen Sadık Baba, yaşça ondan büyük olan Bektaş’a: “Ben senin gibi hocanın önünde Besmele çekmedim. Hak beni ağından okuttu.” diyerek havasını bozar. Molla Bektaş: “Eyvah, bunun ilmi benimkinden ileride” deyip Sadık Baba’ya kalpten bağlanır.

Sadık Baba bir müddet sonra Molla Bektaş’ı da alarak, doğduğu köy olan Güvenç’e gelir. Sadık Baba’nın sır katipliğini yapan Molla Bektaş, bacısı Meryem’i Sadık Baba ile evlendirir. Molla Bektaş ile günlerinin çoğunu büyük bir bölümü tek odalı, toprak damlı, yarı karanlık bir odada geçirirler. İkili, burada sohbet edip, deyişler söyleyerek kemençe çalarlar.

Sadık Baba 1839 yılında elli beş yaşındayken ölür. Bugün mezarı, Güvenç’in güneybatı yamacındaki köy mezarlığının orta bölümünde bulunmaktadır.

Her canın bir sevdası var serinde

Benim sevdam daim şalda abada

Vefa olmaz zamanenin yarinde

Hak’ka kail değil gözü obada

 

Nefs-i şehvet galip olsa bir kula

Arifler kelamın almaz bir pula

Hak’kı zikreyleme yalan dil ile

Hake mahsus olmaz gönlü kabada

 

Ademdir Hüda’nın dem-i devranı

Ademdir seyreden arş-ı rahmanı

Ademde buldular Hakk’ın ihsanı

Sakın ol kimseye etme ifade

 

Ademi yarattı Hak da bahane

Behre mendeyledi saldı cihane

Lütfu ihsan etti kula dehane

Adem oldu yine Hak’ka esabe

 

Uzak yakın deme diren katare

Erişe Haydar’dan derdine çare

SADIK der, yok deme sendeki vare

Ben de yok diyenler kaldı dışarda 

Ser: Baş, kafa. Nefs-i şehvet: Bir şeyi sevip ziyadesiyle isteme. Arif: İrfan ve marifet sahibi

Zikr: 1- Anma, hatıra getirme. 2- Ağza alma, adını söyleme. Hak: Tanrı. Hüda: Tanrı.

Dem: 1-Soluk, nefes. 2-Gözyaşı. Devran: Zaman, devir. Arş-ı rahman: Kamil insanın kalbi

İhsan: Lütuf, bağışlanan şey. Behre: Pay, nasip, kısmet. Mend: Eklendiği sözcükleri “li” anlamı koyar (behreli: kısmetli, nasipli). Lütf-u ihsan: Bağış, bağışlanan, iyilik.
Dehan: Ağız. Es’ab: Daha veya pek zor.

 

Kaynak: Ahmet ÖZERDEM – (Sadık Baba)


-------------------------------------------------------------------------------------------------------

TÜRKÜ HİKAYESİ HEM OKUDUM HEMİ DE YAZDIM

Öykü Derleme: Ahmet GÜNDAY

 

Çorum köylerinin birinde Hatice adında bir kız yaşarmış. Köyün fakir ailelerinden birinin kızı olan Hatice’nin çocukluğu yokluk ve darlık içerisinde geçmiş. Rençperlik yapan ailesine koyun, davar güderek yardım etmekteymiş. Onbeş yaşına geldiğinde acı bir tren kazası sonucu annesini ve babasını kaybedince köyün ağalarından Eşref Ağa’nın çiftliğine ırgat olarak girmiş. Gel zaman git zaman ağanın diğer ırgatlarından İsmail’e sevdalanmıştır. Kara sevda derler buna ferman dinler mi hiç? İsmail ile Hatice evlenmeye karar verirler. İsmail gider ağaya derdini açar: “Ağam bizi evlendir, kulun kölen oluruz” der. Ağa bu iki genci evlendirir.

Günler, aylar hatta yıllar geçer; çocukları olmaz Hatice ile İsmail’in. Hocaya giderler; okutup üfletirler; fakat nafile… Bütün uğraşmaların sonucunda tam yedi yıl sonra bir erkek çocuğu dünyaya gelir Hatice’nin. Mutlulukları sonsuzdur. Küçük çocuğunun adını Mehmet koyarlar. Gel gelelim kara talih gülmedi mi gülmez insanın yüzüne...

Bir gece Mehmet aniden ölür ve olan olmuştur. Bir kez daha kararmıştır dünyaları Hatice ile İsmail’in. Onbeş günlük yavrusu beşikte cansız yatarken Hatice gelin gözyaşları içinde şu türküyü yakmıştır:

Hem okudum hemi de yazdım

Yalan dünya senden bezdim of...

Dağlar koyağını gezdim

Yiten yavru bulunur mu

 

El yazıya el yazıya

Duman çökmüş çöl yazıya of...

Kurban olam kurban olam

Beşikte yatan kuzuya

 

Elveriyor elveriyor

Orta direk bel veriyor of...

Açtım baktım al yorganı

Mehemmed’im can veriyor.

Kaynak: Türk Halk Müziği ve Oyunları Cilt:1 sayı:5
 

--------------------------------------------------------------------------------------

 

“Mezarımı ziyaret edenler bizi gönüllerinden geçirip gülsünler. Şu yalancı dünyada somurtanlara acırım.”

 

                                          NASRETTİN HOCA

 

     Türk Halk edebiyatının en önemli kişiliklerinden olan, mizah tarihimizin büyük filozofu Nasrettin Hoca 1208 yılında, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde doğmuştur. Babası köyün imamı Abdullah Efendi ölünce, geleneğe uyarak köy imamı olmak istemedi; bu görevi Molla Mehmet’e bağışladı ve Akşehir’e gitti. 1284 yılında da 76 yaşındayken Akşehir’de ölmüştür. Meşhur kilitli duvarsız türbesi buradadır.

     Nur yüzlü, sevimli ihtiyar kişiliğiyle zihinlerimizde canlandırdığımız Nasrettin Hocamız köylerde hocalık, sonra kadılık ve bir ara müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Odununu dağdan kendi keser, buğdayını değirmene kendisi götürürdü. Bütün hayatı geçim sıkıntısı içerisinde geçmiştir. Evlidir,iki katlı bir evi, huysuz bir karısı, bir oğlu, bir kızı, bir de İmad adlı mollası vardı.

     Nasrettin Hoca Anadolu’da doğmuş, Anadolu’da yaşamış ve Anadolu’da ölmüştür. Onun ölümü sadece fiziki bir ölümdür; aslında ölümsüzlüğüdür. 13. yüzyıldan günümüze değin o kadar canlıdır ki, halkın büyük sevgisi O’nu Anadolu’dan alıp Azerbaycan’da Molla Nasrettin, Türkistan’da Nasr-din Avanti, Kazakistan’da Koja Nasrüddin, İran’da Hace Nasreddin, Özbekistan’da Nasreddin Efendi adlarıyla dünya halklarının gönüllerine taşımıştır. Nasrettin Hoca fıkraları, Türkçe konuşulan ülkeler dışında Avrupa’da Romanya, Sırbistan, Hırvatistan, Macaristan, Yunanistan başta olmak üzere birçok ülkeye yayılmıştır.

     Dünyanın gelmiş, geçmiş en ünlü mizah ustasının hayatı hakkında –yerli ve yabancı- pek çok araştırmacı inceleme yapmıştır. Yeterli bilgi ve belgenin bulunamaması, araştırmacıları birçok konuda görüş ayrılığına düşürmüştür. Nasrettin Hoca’nın 14. yüzyıl sonunda ve 15. yüzyıl başında, Timur’la çağdaş olarak yaşadığı rivayeti yanlıştır ve bu yanlış 17. yüzyılda on ciltlik Seyahatname’sini yazan Evliya Çelebi’nin yanılgısından kaynaklanmaktadır.

     Nasrettin Hoca, Seyit Mahmut Hayrani’yi duymuş, O’nun manevi kudretine hayran olmuş, Akşehir’e gelerek O’na intisap etmiştir. (Sivrihisar müftüsü Hasan Efendi, 19. yüzyıl sonlarına doğru yazdığı ‘Mecmua-i Maarif’ isimli tamamlanmamış eserinde belirtmiştir.)

     Cem Sultan’ın emriyle Ebül Hayr-i Rumi tarafından yazılan ve 1480 yılında tamamlanan “Saltukname” adlı eserde, Hicri 662’de Rumeli’ye geçen ve Alperenlerden olan Sarı Saltuk’un adının Hızır olduğu, Nasrettin Hoca ile görüştüğü yazılıdır.

     Nasrettin Hoca’nın gençlik dönemlerine rastlayan, Selçuklu Sultanı Birinci Alaeddin Keykubat döneminde (1219-1236) Anadolu’da mutlu bir yaşam egemen olmuştur. Alaeddin Keykubat’ın ölümüyle sona eren bu refah dönemi, Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusunun 26 Haziran 1243’te Sivas’ın seksen kilometre kadar doğusundaki Kösedağ mevkiinde, Selçuklu ordusunu bozguna uğratmasıyla Anadolu halkı için büyük bir kabusa dönüşür. Moğollar, geçtikleri Anadolu kasabalarını harabeye çevirerek kan ve gözyaşını hakim kılmışlardır. O kadar ki, kimi yerlerde halk, 1299 kıtlığı yüzünden ölü hayvan, hatta insan eti yemek zorunda kalmıştı. Böylesine kötü bir dönemde Nasrettin Hoca gibi Anadolu bilgeleri halka umut ışığı olmuş; yol göstermiş; morallerini yüksek tutmuştur.

     7 Aralık 1942’de Amerikalı sinema sanatçısı Charlie Chaplin, Amerikan Radyosunda: “Bütün ömrümde işittiğim hikayelerin en güzeli, en hoşu Nasrettin Hoca’nın hikayesidir” diyerek haberinde, Nasrettin Hoca’nın ‘Eşeğin sözüne mi, benim sözüme mi’ güldüşününü anlatmıştır. (Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim-İstanbul, 1970)

     1996 yılı Unesco tarafından “Nasrettin Hoca’yı Anma Yılı” ilan edilmiştir.

 

 

                                 HANGİ SAZIN SESİ GÜZEL

 

     Nasrettin Hoca bir sanatçı arkadaşının evine gitmiş. Arkadaşı, sazlarını Hoca’ya tek tek göstermeye başlamış. İlk önce saz çalmış, sonra tambur, daha sonra da rebap çalmış… derken akşam olmuş. Nasrettin Hoca’ya hiçbir şey ikram etmemiş. Sonunda arkadaşı Hoca’ya sormuş:

- Hocam sazların hepsini dinlediniz, sizce hangi sazın sesi daha güzel?

- Bence, şimdi hiçbir sazın sesi, kaşıkla tencerenin sesinden daha güzel değil! Diye cevap vermiş. 

Hazırlayan: Ünay Eyrek

 

Kaynaklar:*Türk Edebiyatı Tarihi-Seyit Kemal Karaalioğlu (İnkılap ve Aka Basımevi-İstanbul,1980)

*Anadolu Aydınlığı-İsmail Karaahmetoğlu (Ankara, 1997)

*Nasrettin Hoca – İsmail Karaahmetoğlu (Ankara, 1996)

*Nasrettin Hoca – Şükrü Kurgan (T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları – Ankara, 1996)

*V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri Nasreddin Hoca Seksiyon Bildirileri (Kültür Bakanlığı Yayınları – Ankara, 1996


--------------------------------------------------------------------------------------

YÖRELERİMİZ – MARDİN

 

Hazırlayan: Özgül  KARLIDAĞ

 

Bir  kent düşünün;düşünün ki Mezopotamya ovasına  hükmeden bir dağın tepesinde yıldızlara tutunmuş, güneşe ten rengini  adamış olsun.Yine öyle bir kent düşünün ki  farklı dinleri, farklı dilleri bünyesinde toplayabilmiş, Şemsilikten Yezit halkasına, pagan kavramları ile İsa’nın dili Aramice’den en eski Hristiyan topluluklarından Süryanilere kadar değişik kesimleri kucaklayabilmiş olsun. Bir kent… Kiliselerden İslam mabetlerine kadar, Tanrı’ya tapınma noktasında yüzyıllardan beri ortaklık kurmuş, kendine özgülüğü ile dikkat çeken, uygarlıkların başkenti… Mardin.

 

Mezopotamya gerçekten birçok milletin ve medeniyetin doğduğu, geliştiği birbirine karıştığı münferit bir alandır. Mardin’in ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, eski yakındoğu tarihine göre bu kuruluş Sümerler zamanına kadar dayanmaktadır (M.Ö. 2850). Tarihte Mardin için pek çok isim kullanılmıştır. Bunlar: Erdobe, Tidu, Merdin, Merdö, Merdi, Merda, Merde, Kartal Yuvası, Kuşlar Yuvası ve Mardin’dir. Tarihin derinliklerine göz attığımızda bu bölgede Subarilerden bu yana Sümerler, Akadlar, Babil, Milaniler, Hititler, Pers, Roma, Urartular, Asurlar, Kemeriler’in bir kolu olan Sityaniler, Bizanslılar, Artuklular, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar gibi önemli medeniyetler yaşamıştır.

Şehrin bugünkü kimliğine en önemli katkı, şüphesiz Artuklu ve Akkoyunlulardan gelmiştir. Medrese ve camilerin mimari yapısı, akustiği bizleri bugün hayrete bırakacak inceliklerle doludur. Yüzyıllar boyunca bölgeye hakim olan Artuklular’ın kurduğu medreseler Mardin’i bölgenin ilim merkezi haline getirmiştir. Astroloji ve dini bilimlerde, hukukta yetkin bilim adamlarının yetişmesi bu sayede mümkün olabilmiştir. 1517’de Osmanlı egemenliğine giren kentin en büyük gururu, Atatürk’ün paşa olduğunun müjdesini burada almış olmasıdır.

Mardin, cumhuriyet döneminde değişen sisteme entegre olmuş ve gelişme sağlamış, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir sınır şehri olmuştur. Uygarlığın önemli bir boyutu olan basım işinin bölgedeki aktivitesi, Patrik  IV. Petrus’un 1881 yılında Deyruzafaran Manastırı’nda iki kattan oluşan bir bina yaptırarak, matbaa ekipmanlarını yerleştirmesiyle başlar. Bölgede ilk matbaanın kurulması da böylece Mardin’de mümkün olur. Feodal ve teokratik yapıyla şekillenen yaşam ve idare tarzı, cumhuriyet rejimiyle laik, sosyal ve hukuk devleti kurallarıyla hızlı bir şekilde donanmıştır.

           

            Atatürk ve Mardin: Atatürk’ün hayatında önemli bir dönüm noktası vardır. General  

            olduğunun müjdesini Mardin’de alan büyük komutan, bu olayı birçok yerde ve

           fırsatta dile getirmiştir. Şehrin ileri gelenlerinden Abdurrahman Kavvaz, Atatürk’e

            samur derisinden bir kürk armağan etmiştir. Bu değerli armağan halen Konya’daki

            Atatürk Müzesi’nde bulunmaktadır.

           

             Turistik Yerler ve Tarihi Eserler:

              Kaleler: Mardin Kalesi, Kız Kalesi, Dara Kalesi, Rabbat Kalesi, Dermetinan Kalesi, 

              Zarzavan Kalesi, Hasankeyf Kalesi, Anzavur Kalesi, Savur Kalesi, Haytam Kalesi.

              Harabeler: Dara, Fitvar, Gırvanaz ve Telbısım harabeleri.

              Kiliseler ve Manastırlar: Deyrulzafaran Manastırı, Mor Metrus ve Pavlus Kilisesi,

              Mor İliya Kilisesi, Mor Behnam (Kırklar) Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mor Yusuf

              Kilisesi, Hammara Manastırı, Deyrulumur Manastırı.

              Medreseler: Kasımiye Medresesi, Şehidiye Medresesi, Zinciriye Medresesi, Melik                

              Mansur Medresesi.

              Camiler: Ulu Cami (Cami-i Kebir), Reyhaniye, Emineddin, Kale, Latifiye ve

              Şehidiye Camileri.

              Türbeler: Sultan Musa türbesi.

                        Hanlar, hamamlar, mağaralar, çarşılar, çeşmeler, kaplıcalar, bahçeler, şelaleler

              ve höyükler görülmesi gereken diğer güzelliklerdir.

             

              Mardin Evleri: Taş oymacılığının güzel örneklerini sergileyen Mardin, iç içe geçmiş 

              taş ve ayvanlı evleriyle bir panoyu andırmaktadır. Sivil ve dini mimarinin

              özelliklerini koruyan kentte, şu anda resmi daire olarak kullanılan birçok yapı aslında

              birer konut olarak inşa edilmiştir. Düz damlar ise ayrı bir kullanım alanı

              oluşturmaktadır. Kışlık yiyecekler burada kurutulmakta, sıcak yaz geceleri damda

              yatılmaktadır.

 

              Folklor:

                        Mardin folkloru, Mardin halkının tarihsel süreçteki anonim halk edebiyatı            ile oyun ve temaşa mahsullerini, bütün gelenek ve inançlarıyla yansıtması açısından

              önemli bir değer taşır. Mardin’de konuşulan dilin tortusu incelendiğinde Süryanice,

              Arapça, Kürtçe ve Türkçe’nin yapısal belirleyiciliği olduğu göze çarpar. Çok zengin

              bir folklorik yapıya sahip olan, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış, İpek

              Yolu’nun önemli geçiş noktası olan Mardin, Dicle ve Fırat bereketinin odak

              noktasında Mezopotamya’nın engin coşkusunu barındırmıştır. Nüfus değişimi ve dil

              yapısının zenginliğinin kaynağı da bu olsa gerek …

             

              Türküler: Halk türkülerini şöyle sınıflandırabiliriz: Tören türküleri, neşeli havalar,

              ağıtlar, olaylı türküler, meslek türküleri, kahramanlık türküleri, oyunlu türküler,

              hikaye türküleri, dini türküler, uzun havalar (mayalar).           

              Başlıca türküleri:

              - Bahar geldi gül açtı

              - Haydı hınne

              - Menekşeler açtı

              - Kirpiklerin ok mudur?

              - Şevko

              - Yola çıktım Mardin’e

              - Mardin kapı şen olur

             

                        YOLA ÇIKTIM MARDİN’E

              Yola çıktım Mardin’e düştüm senin derdine

              Ah ley ley deley, ley ley deley ley ley Halime

              Mevlam sabırlar versin yarini yitirene

              Ah ley ley deley, ley ley deley ley ley Halime

              Etsel Midyat arası, sevdam başım belası

              Ah ley ley deley, ley ley deley ley ley Halime

              Senin baygın bakışın,  bende yürek yarası

              Ah ley ley deley, ley ley deley ley ley Halime

              Bana gurbet gezdirir, kırkbin başlık parası

              Ah ley ley deley, ley ley deley ley ley Halime

              Halk Oyunları: Mardin halk oyunları, düğünlerde, bayramlarda, özel günlerde ve

              her türlü törenlerde oynanır. Oyunlar genelde türkülüdür. Günümüzde, davul, zurna,

              klarnet, tulum, tef, tepsi, kaval, dilsiz kaval, erbana, kabak kemençe, cümbüş,

              darbuka, zilli tef, bağlama ve koto eşliğinde oynanır.

              Mardin halk oyunlarından örnekler:

              Rihane: Oyun, adını reyhan çiçeğinden almıştır. Oyunun özü, çiçeğin büyüyüp

              yayıldıkça etrafa saçtığı muhteşem ve ferahlatıcı kokusunun etkisiyle insanoğlunun

              raksetmesidir.

              Sabiha: Mardin’de yaşanan ve sonu evlilikle biten ölümsüz bir aşkın öyküsüne

              dayanır. Ağır bar havasındadır.

              Diğer halk oyunları ise Mardin çiftetellisi, Mardin halayı, Ondörtlü, Berivan, Cirane,

              Keçikani, Bişaro, Meryemi, Lorke, Koçere, Üç kırma, Hınne, Çepikli, Şevko, Semra,

              Tarivan, Dallal’dır.

              

              Giyim Kuşam

              Kadın Giysileri: Genellikle beyaz ve krem renkli fistan, iç göyneğin üzerine zıbun,

              yuvarlak yaka, yirmi cm lik bir yırtmaç ve ayak bileklerine kadar uzanan düz elbise, 

              diz altına kadar el emeğiyle yünden örülen çorap, deriden yapılan ucu sivri, bağcıklı

              çarık giyerler.Diğer giysi türleri: Kıpkap (takunya), üç etek, kundura, kalaş kundura,

              para kesesi, marhame (mendil), sıdriye (önlük), kuşak.

              Mardin halkı ziynet eşyalarını giyimi tamamlayıcı aksesuar olarak gördüklerinden

              her giysiyi tamamlayacak ziynet takısı kullanılır. Genellikle set olayı yaygındır

              (kolye, bilezik, yüzük, küpe, halhal, hızma).

              Erkek Giysileri: Başlarına  kofi, poşu, fes denilen başlık takarlar. Fes koyu kırmızı

              Renkte olup arkadan püsküllüdür. Beyaz renkte dokudukları kıtandan yapılan alttan

              ve üstten giyilen dergi-kıras giyerler.Dergi şalvarın aynısıdır. Kıras, dizlerden 3-4

              parmak kadar sarkan aynı kıtandan yapılan entaridir. Diğer giysi türleri: Şalvar yelek,

              entari, aba, mintan, kuşak, palto, para kesesi, mendil, çorap, çarık, mes, kunduradır.

              Erkek ziynet eşyalarında saat ve köstek başta gelir.

       

              Bazı Atasözleri ve Deyimler:

-         Kendi ağzın değil, seni başkası övsün.

-         Zenginin horozu bile yumurtlar.

-         Yeşerecek ot taşın altında kalmaz.

 

El Sanatları:

Gümüşçülük (Telkari): Telkari, tel halinde gümüşü veya altını tahta üzerinde açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan süslemedir. Mardin Midyat ilçesinde gümüş üzerine yapılan kuyumculuk yalnız bu yöreye özgü olup başka bir yerde bu sanatı görmek mümkün değildir.

Bakırcılık: Bakır işlemeciliği geleneksel el sanatlarından olup, Mardin merkezindeki özel çarşısında yüzyıllardan beri varlığını sürdürmektedir.

Taş oymacılığı ve kesme taş oymacılığı: Mardin evlerinin içinde ve dışında bu sanatın özgün örnekleri görülür. Kapı, pencere çevreleri, sütunlar, kemerler taş işçiliğinin oya gibi ince örnekleriyle bezelidir.

Diğer el sanatları: Şal-u şepik, kuyumculuk, Midyat el nakışı, basmacılık, yün ve ipek halıcılık, kalaycılık, kilim dokumacılığı, terzilik, testi-çanak-çömlekçilik, marangozluk, semerciliktir 

  Geleneksel Mardin Yemekleri:

          Lebeniye çorbası, işkembe dolması (kibe), kaburga dolması, soğan kebabı, Mardin çiğ köftesi, doba, güveç, içli köfte, şehriyeli bulgur pilavı, sembusek; tatlı olarak zerde, peynir helvası; içecek olarak mırra. Yöredeki Hristiyanlar mırrayı sadece başsağlığı günlerinde ikram ederler. Müslümanlar ise sevinçli, kederli her ortamda sunarlar.Mırra kahvenin özel bir şekilde kaynatılmasından meydana gelir. İkram edilirken fincanın üçte biri doldurulur. Özel kulpsuz fincanla ikram edilir. Mırra fincanda bir çevrilip tek çekişte içilir. Fincan yere konulmaz, ikram edene verilir. Aksi durumda o kişinin ev sahibine karşı altın borcu olacağına inanılır. Fincanı elinde tuttuğu süre içerisinde tekrar tekrar kahve verilir.

 

Kaynaklar:

-         Yaşayan Tarih Mardin (Mardin Valiliği)

-         Mardin ve Mardinliler (Latif Öztürkatalay)

-         Tarihte Mardin (Metropolit- Hanna Dolapönü)

-         Mardin Şehir Dokusu ve Evleri (E. Füsun Alioğlu)

-         Mardin Emniyet Müdürlüğü Dergisi

 

--------------------------------------------------------------------------------------

BAĞLAMA VE BAĞLAMA AİLESİNİN TANIMLANMASINDAKİ SORUNLAR

İrfan KURT*


Türk Halk Müziğinin temel sazı olan Bağlama, Şaman dinindeki Bahşi ozanlardan günümüze eğitme, öğretme, yol gösterme, birlik ve beraberliği sağlama, düşündürme, tedavi etme, eğlendirme görevlerinin yanı sıra gücün ve kudretin de sembolü olmuştur. Toplumun her türlü duygularının yansıtılmasında çok önemli bir rolü vardır. Bazen “Telli Kur’an” denilebilecek kadar kutsal sayılmış, değer verilmiştir. Yüklendiği görev nedeni ile bir çalgı olmanın çok ötesine geçmiştir.
“Ağır yükü hafif darası vardır.” (Yetik Ozan) Ve bizim ulusal çalgımızdır.
Bu kadar yaygın ve çeşitliliği olan bir çalgının isimlendirilmesinde ve sınıflandırılmasında karşımıza bazı sorunların çıkması da doğaldır. En göze batan sorun Bağlama ailesinin sıralamasındadır. Birçok kaynakta (Müzik Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığının bazı yayınları, M. Özbek, Türk Halk Müziği Nazariyatı-Atınç Emnalar vb…) bu sıralamada:
DİVAN, BAĞLAMA, TANBURA (Bazılarında TAMBURA), CURA şeklinde bir yanılgı vardır ve Tanbura Bağlamadan küçük bir saz olarak gösterilmektedir. Ayrıca Divan Sazı’nın bir boy büyüğüne Meydan Sazı denilmekte ve meydanlarda çalındığı için bu adı aldığı şeklinde yanlış bir ifade kullanılmaktadır!
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi TRT-4’deki eğitim yayınında Bağlama Ailesi tanıtılırken: “Ailenin en küçük üyesi curadır; Bağlama ailesinin Cura’dan sonraki sazı Tanbura’dır” şeklinde bir açıklama yapıldıktan sonra “Bağlamadan küçük bir sazdır” ifadesi kullanılıp, Ankara’nın meşhur “Şeker oğlan” (Yandım Şeker) oyun havası kısa saplı bir Bağlamayla ve Bağlama düzeninde icra edilmiştir ve buna Tanbura denmiştir (Şeker Oğlan bilindiği gibi Bağlama düzeninde icra edilen bir ezgidir). Daha sonra Bağlama ve Divan sazı tanıtılıp, bozuk düzende örnekler verilmiştir. Bu örnekte de Tanbura ve Bağlama tanıtımları arasında bir çelişki vardır.
Bağlama ailesindeki sazların genel adı ve deyimi olan bu kelimenin tarihine, geleneğine kısaca bir göz atmakta yarar vardır:
Bağlama, diğer Orta Asya kökenli sazlar gibi kopuzdan türemiştir. Kopuz da genel bir deyimdir ve birçok çeşidi vardır. Kıl kopuz, oklu kopuz, çertme kopuz, çerti kopuz, kollu kopuz (kolça kopuz) vb. Kolça kopuzun yani kollu kopuzun koluna perde bağlanmasıyla ortaya çıkan bu tür kopuza daha sonraki dönemlerde Bağlama denmiştir (Türklerde tel takmaya da bağlama denilmektedir).Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Bağlama kelimesine rastlanmamaktadır. Mahmut Ragıp Gazimihal, “Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız” isimli kitabında “Belki de şehirlerde yok, köy ve aşiretlerde vardı. O yüzden Evliya haberdar olmadı.” demektedir. Bağlama adı 17.yy’dan sonra daha yaygın olarak kullanılmış, günümüzde de Bağlama ailesindeki sazların genel adı olmuştur. Bağlama, geçmişten günümüze, yapılarına, boy ve ebatlarına, düzenlerine, tel ve perde sayılarına, çalınış biçimlerine, kavim ve aşiretlere, bölgelere göre birçok farklı isimlerle anılmıştır: Kopuz, Komus, Saz, Sazılak, Bozuk, Bozok, Çöğür, Çanğür, Çağur, Ruzba, Irızva, Tanbura, Dombra, Dutar, Dıngıra, Dıngırdak, Destek, İki telli, Çiftetelli, Bulgari, Baz, Berene, Çeşte, Karadüzen, Harek vb…
Anadolu’da yakın zamana kadar saz kelimesi de çok yaygın bir biçimde kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir. Farsça kökenli olan bu kelime, bugün bütün enstrümanların genel adı olmakla birlikte Bağlama ailesindeki sazları anlatmak için genel anlamda kullanılmıştır. Anadolu’da Bağlama ve türlerine saz denildiği halde kaval, zurna, kemane vb. sazlar için bu kelime kullanılmamıştır. Yani bir anlamda Bağlama ve türleri için kullanılmıştır. Bağlama kelimesi 17.yy’dan itibaren görülmesine rağmen, kopuzun bazı türlerine saz denilmesi 15.yy’a rastlar. Bu kelime, düzen ve ebat belirtmeksizin kullanılması yanı sıra -örneğin Aşık Veysel Bağlama Düzeni çalmasına rağmen, “Ben gidersem sazım sen kal dünyada”, “Şu sazıma bir düzen ver” gibi- birçok yöremizde de Bozuk Düzeni ile çalınan büyükçe sazlara “Saz” denilmektedir. Orta Anadolu’da özellikle Kırşehir, Ankara, Niğde, Konya vb. yörelerde bu kelime hem düzen hem de ebat belirtmektedir. Re perdesi üzerinde karar vererek çalınanlara da “Kara Düzen” denilmektedir. (Birçok kaynakta Kara Düzen kelimesi hem bir saz çeşidi hem de bir düzen çeşidi olarak farklı farklı anlatılmaktadır. Irızva’nın bir çeşidine de Kara Düzen denilmektedir.) Konya’ya bir seyahatim sırasında Bağlama çalanlarla tanışmak istediğimde orta yaş üzerinde olan birkaç sazcının “Biz Bağlama çalmayız, biz saz çalarız; Bağlamayı Bektaşiler çalar” dediklerine şahit oldum. Burada görüldüğü gibi bağlama ve saz kelimelerinin arasında bir ayrım yapılmaktadır.
Bağlama ve Saz telaffuzlarının yanı sıra “Bozuk”, “Bozuk düzeni”, “Boz-ok” kelimesine de sıkça rastlanmaktadır. Boz-ok Türkmenleri’nin çaldığı sazdan ismini aldığı kaynaklarda belirtilmektedir. Günümüzde de Güneydoğu Anadolu’nun bazı yörelerinde Bozok şeklinde telaffuz edilir. Ayrıca Kastamonu, Çankırı, Sinop gibi yörelerde bir Bağlama çeşidinin de adı “Bozuk”tur. Bozuk kelimesine Kütahya, Afyon, Uşak, Isparta ve Denizli taraflarında da rastlanmaktadır ve bu bir düzen olmanın yanı sıra bir saz çeşididir. Zaman zaman “Bozuk Düzen” olarak yanlış telaffuz edilen bu deyimin bozuk sazının düzeni anlamında Bozuk Düzeni olarak kullanılması gerekmektedir.
Yunanistan’a konser amaçlı birçok seyahatim oldu. Atina’da gezdiğim bir müzede, geleneksel sazlarının sergilendiği bölümde Cura-Saz-Buzuki (Bozuk) örneklerine rastladım. Bu sazların da bizimkilerden pek farklı bir tarafı yoktu. Ayrıca yine Atina’da Türkiye’den göç etmiş A. Kikiriadis adında bir Buzuki yapımcısıyla tanıştım. Dükkanda hoş bir sürprizle karşılaştım. Çünkü “Bağlamada Düzen ve Pozisyon” (Pan Yayıncılık –1989) isimli kitabımı rafından indirip bana gösterdi. Konuşmamız sırasında geleneksel anlamda Buzuki yaptığını ve bunun üç sıra telli olduğunu anlattı. İsminin de “Bozuk”tan geldiğini söyledi. Hatta daha sonraları ben ona saz teli ve burgu gibi malzemeler gönderdim. Buzuki’nin Bozuk’tan türediğini, o yıllarda tutuculuk ve şovenistlik olarak algılanmaması açısından çok fazla telaffuz etmedim. Ama “THE ILLUSTRATED ENCYCLOPEDIA of MUSICAL INSTRUMENTS” (Könemann 2000) isimli müzik ansiklopedisinde aynen şöyle bir cümleye rastladım: “The popular Greek bozouki evolved from the saz” (sayfa 113-paragraf 1). Burada da Buzuki’nin bizim sazımızdan türediği anlatılmaktadır. M. R. Gazimihal de “Bozuk, saplı sazların muahhar bir nevîdir. Zil takımına bir tel katmakla yedi telli olarak yapılmıştır.” demektedir.
Tanbura tanımlamasına gelindiğinde ise : “Orta Asya Türkleri teli çok olan sazlara Tambur demişlerdir. Bunların altı çift telleri bulunur, ara teller de onikiye kadar çıkar. Böylece boyları da normal sazlara göre büyüktür.” (Prof. Dr. Bahattin Ögel’in TÜRK KÜLTÜR TARİHİNE GİRİŞ isimli kitabından.) Yine aynı kaynakta “Ancak oralarda çok telli sazlara Danbura, Dombra denmiştir. Bu yörük sazını Arap ve Fars kaynaklarındaki Şeş-tar ile birleştirmek de büyük bir ihtiyatsızlık olur. Tahtacılar’ ın da bu kaynaklardan haberi yoktu.” denilmektedir. Evliya Çelebi tel Tanburacıyan bölümünde şöyle diyordu: “Dört yüz neferdir. Kütahiyye’de İftedli-oğlu telif etmişti. Amma zenpâre sazıdır. Tanbura gibidir. Amma hurde ve tarları üçer tellidir. Perdelidir. Lakin zalim, gayet suzinak sazdır. Mahalle arasında çalınsa, valide ve hemşire ve hala deyzemüz, pencerelere cem olup, bakmaları mukarrerdir.”
Tanbura, görülüyor ki geçmişte büyükçe ve çok telli bir sazdır. Türk Müziği’ndeki Tanbur’dan esinlenildiği söylenilmekle birlikte bunun pek aslı yoktur. Daha çok Kazak, Özbek, Türkistan Türklerinin Danbura ve Dombralarından türemiştir. Evliya Çelebi, Tanbura’nın Maraş’tan çıktığını da söylemektedir. Dulkadiroğulları döneminde bu bölgede daha yaygın olduğu söylenmektedir. M. R. Gazimihal, Tanbura için: “Boyutlarca Tanbura da Bozuk kadardır. Şekilce bir farklılık yoktur. Düzeni Bozuk’ daki gibidir. Perde teşkilatı “oniki telli” denilen saza benzemekle beraber nim sesleri yoktur” demektedir.
Yakın tarihimizdeki Tanburacı lâkaplı saz sanatçılarına ve çaldığı ezgilere baktığımızda bu ezgilerin, ses genişliği, melodik ve ritmik yapıları açısından büyük boy uzun saplı ve çok telli sazlarla icra edildiği görülür (Tanburacı Osman Pehlivan ve Kol Havası gibi).
Saz çalmaya başladığım 1968 yılından bu yana Tanbura karşıma hep büyükçe bir saz olarak çıkmıştır. Konservatuara başladığım ilk yıllarda (1975-1976) Kasımpaşalı Ali Osman Usta’ya saz yaptırmaya gittiğimde uzun saplı, 40cm. tekneli ve 24 perdeli bir saz yapmıştı. Altta iki çelik bir sırma, ortada iki çelik, üstte bir çelik bir sırma olmak üzere yedi teli vardı. Ortadaki iki çelikten birisini (0.30) değiştirip kalın sırma taktı “...ve işte bu şimdi Tanbura oldu” dediğini hiç unutmam. Aynı dönemlerde gerek TRT’deki gerekse müzik piyasasındaki birçok icralarda Bağlama sanatçısı olarak bulundum. Uzun saplı ve bozuk düzen çaldığımız sazlara hep Tanbura dendi. Bağlama düzeninde çalınan ve bozuk düzenin La kabul edilen alt teline göre alt teli Re sesine çekebildiğimiz, düzenini de Re-Sol-La yaptığımız 34-36 tekne boyunda uzun saplı sazlara Bağlama denildi. Bu boy sazlara aynı dönemde bazı saz yapımcıları Çöğür de demişlerdir. 1980 yılları başından itibaren de 40 cm. tekne, 53 cm. sap boyu olan Tanbura’nın sapı kısaltılarak 40cm. tekne boyu, 40 cm sap boyu olan kısa saplı Bağlamalar yaygınlaştı. Bunların tel boyu, 34 cm.’ ik tekne boyu olan Bağlamaların tel boylarıyla aynıdır (72cm). Şimdilerde “kısa sap” olarak yaygınlaşmıştır. Bağlama düzeni “kısa sap”, Bozuk düzeni de “uzun sap” olmuştur. (Bu konudaki eleştirilerim Folklor Halk Bilim Dergisi’nde “Kısa Sap-Uzun Sap Meselesi” adı altında yayımlanmıştır.) Bağlama düzeni çalma geleneği olan yörelerimizde Bağlama boyları hiçbir zaman Tanbura boyundan büyük olmamıştır. Bağlama ailesindeki sazların genel adı olan Bağlama ile “Bozuk” gerek düzeni gerekse ebatlarıyla birbirlerinden farklı iki sazdır. Farklı algılanıp farklı ifade edilmelidir. Aile içindeki sazları tek başına icrâ ettiğimiz durumlarda adına ve büyüklüğüne bakmaksızın istediğimiz düzene akortlayıp çalabiliriz. Bozuk düzeni ve onun alt düzenleri vardır (Misget, Müstezat, Abdal, Hüdayda vb). Bu düzenlere, Bozuk düzeninin (La-Re-Sol) üst telini veya orta telini çalınan ezginin karar sesine akortlayarak ulaşabiliriz. Fakat Bağlama düzenini Bozuk düzeninin alt düzeni olarak düşünemeyiz (La-Re-Mi). Bağlama düzeninde çalınan hiçbir ezgi de Mi kararlı notaya alınmamıştır. Bağlama düzeni başlı başına bir düzendir ve akordu: RE-SOL-LA dır. (Bağlama ailesi düzenleri konusu başlı başına incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Bu sempozyumda da aynı oturumda “İki temel düzen olan Bağlama Düzeni ile Bozuk Düzeninin mukayesesi” adında bir konu vardır.) Divan sazına gelince; kaynaklarda aşık sazı olarak da geçmektedir. Divan meclislerinde çalınan saz anlamında bu ad verilmiştir. Meydan Sazı da aynı anlamdadır. Bu meydan da Divan meclisi veya tekke meydanıdır. Sokaktaki meydan değildir. Divan sazının işlevi ve aile içerisindeki sıralamasında herkes hemfikirdir. Ailenin en büyük sazıdır. Cura, belki de Kolça Kopuzun ta kendisi, çok farklı şekillerde birçok düzen ve çeşidi ile ailenin en küçük üyesidir. Anlamı küçük (Hıra) tiz sesli demektir. Halk sazlarımızın hepsinin curası vardır. Günümüz yaşayan meşhur curacılarından Fethiyeli Ramazan Güngör (Topal Ramazan) üç telli parmak curasına üç telli Bağlama ve Kopuz demektedir. Zeybek, Bozuk, Çiftetelli, Boğma, Kopuz ve Bağlama gibi düzenler kullanmaktadır. Asıl düzeninin de Bağlama düzeni olduğunu söylemektedir.
Toplu icraların yaygınlaşması ve de özellikle “Yurttan Sesler” in etkisi ile Türk Halk Müziği ve Bağlamada birçok yeni terimler telaffuz edilmeye başlanmıştır. Bu topluluklarda değişik boylardaki sazlar birbirlerinin oktavları ya da dörtlü ve beşlileri şeklinde akordlanıyordu ve hepsi de aynı düzende idi (Divanın oktavı tanbura, beşlisi Bağlama, Bağlamanın oktavı da cura gibi).
Günümüz toplu icralarında ise Bağlama ailesi anlayışı vardır. Bağlama düzeni ile Bozuk düzeni birlikte kullanılabildiği gibi, Divan sazı ve yeni geliştirilen “Bas Bağlama” bas seslerde, cura da tiz seslerde (bas ve tiz oktavlar) kullanılmaktadır. Bütün bu anlattıklarımdan sonra Bağlamanın dinamiklik kavramı da göz önünde bulundurularak Bağlama ailesi sazları şöyle olmalıdır: DİVAN SAZI (Tekne Boyu: 50 cm, Sap Boyu: 66,5 cm, Tel Boyu : 106 cm); BOZUK (Tekne Boyu: 40 cm (Boz-ok), Sap Boyu: 53 cm,
Tel Boyu : 85 cm); BAĞLAMA (Tekne Boyu: 34 cm, Sap Boyu: 45.3 cm, Tel Boyu: 72 cm); BAĞLAMA (Kısa) (Tekne Boyu: 40 cm, Sap Boyu: 40cm, Tel Boyu: 72 cm); CURA (Tekne Boyu: 22cm, Sap Boyu: 29,3 cm, Tel Boyu : 50 cm)

Ayrıca son dönemlerde “Bas Bağlama” da kullanılmaya başlanmıştır. Ezgi çalmaktan öte bas partileri ve ritm ağırlıklıdır. Ailenin dışında isimlendirdiğimiz bu saz, üç ve dört telli olarak da kullanılmaktadır.
* İrfan KURT : İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi
Not: Bu yazı 10. İstanbul Türk Müziği Günleri (04-05 Aralık-2003) - Müzik Araştırmaları Ve Folklor Derlemeleri Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur.
 

 

 


 
Fotograflar : Ünay EYREK

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


                                                    .........:::::::2006 (c) Copyright Ozan Dergisi :::::::.........                Designed by Zehra Çamer