BİR KARADENİZ HİKAYESİYLE YENİDEN MERHABA
Bu yazıma, sizlere Giresun’dan merhaba diyerek başlamak istiyorum. Uzun bir aradan sonra, Ozan Dergisi okurlarıyla bu kez internet aracılığı ile buluşmanın keyfini ve heyecanını yaşıyorum. Böylesi güzel duygularla yeniden merhaba !
Günlerden 7 Mart 2006 Salı ve cep telefonumun saati tam 23.24’ü gösteriyor. Güzel yurdumun cennet diyarı Karadeniz’in şirin şehri Giresun’un, sıcacık personeli ve mükemmel manzaralı Başar Otel’inin 305 numaralı odasındayım. Bu satırları sizlerle paylaşacağım günü daha şimdiden iple çekiyorum.
6 Mart 2005 Pazartesi sabahı, Ankara, Ordu, Giresun ve Trabzon’u kapsayacak yoğun bir iş seyahati için arkadaşım Muhsin’le beraber, Peugeot Partner marka aracımızla İstanbul’dan yola çıktık. Öğlen saatlerinde Ankara’ya ulaştık. Ticari münasebetler sebebiyle Sincan’da uğramamız gereken firmaya ulaştığımızda saat 12.00’ye yaklaşıyordu. Buradaki dört saatlik iş temaslarımızın ardından yeniden yola çıktık. Kırıkkale’yi geride bıraktıktan sonra, akşama doğru yolumuzun üzerindeki Türkiye Şoförler Federasyonuna ait dinlenme tesislerinde yemek molası verdik. Arabamızın farları çamurdan görünmez hale gelmişti ve karnımız öyle acıkmıştı ki, böyle güzel bir tesisle karşılaşınca çok sevindik. İkimiz de on üzerinden on puan vermiştik bu tesislere.
Karadeniz’e yapacağımız bu iş gezisini üç hafta kadar önce planlamıştık. O tarihten beri beni bir heyecan sarıvermişti. Anadolu’nun birçok değişik kentini görmüştüm fakat, çocukken gördüğüm Zonguldak dışında bu benim Karadeniz’e ilk seyahatim olacaktı. Dergimizin kağıda baskılı yayınladığımız son sayısında Trabzon ilimizi tanıtmıştık. “Keşke o dönemde olsaydı bu gezi” diye üzülmekten de alıkoyamıyor insan kendini.
Akşam saatlerinde Çorum’a vardığımızda, epeyce yorulduğumuzu da hissettik. Aslında kafamızda Samsun’a ulaşıp geceyi orada geçirme fikri vardı; fakat Çorum’a ulaşınca bu fikrimizden vazgeçtik. Çorum’da, İstanbul gibi büyük bir kentin yoğun yaşantısından sonra kendimizi huzurlu bir ortamda buluverdik. Zaten Anadolu’nun hangi yöresine giderseniz gidin hepsinde ayrı bir huzur buluyorsunuz. Ve de en önemlisi, biraz sonra anlatacağım Anadolu insanının sıcaklığını...
Geceyi Çorum’un en büyük oteli olan Dalgıçlar Otel’de geçirdikten sonra, sabahın ilk ışıklarıyla uyandık. Bugünkü iş programımız Ünye’ye ulaşarak oradaki işlerimizi bitirmek ve oradan da Giresun’a ulaşmaktı. İşlerimizin aynen düşündüğümüz gibi yolunda gitmesinin sonucunda şu an Giresun’dayız.
Ünye’de, bir fındık fabrikasındaki işlerimiz, iki saat sonra tekrar uğramamızı gerektirince, bu süreyi burada gezerek değerlendirmenin en iyi fikir olduğu kanaatine vardık. Önce yemek yedik. Yemek yediğimiz mekan, tarihi bir hanın restore edilerek lokantaya dönüştürüldüğü çok ihtişamlı bir yerdi. Hesabı öderken kasiyere, nereyi gezebileceğimizi sorduk. O da bize Ünye Kalesi’ni önerdi.
Niksar Caddesinden denizi arkamıza alarak dağlara doğru aracımızla ilerliyorduk ki, sol tarafımızdan dumanlar yükseldiğini gördük. Ormanlık bir alanın hemen yanındaki kuru otlar, çalılar alev almıştı. Muhsin, cep telefonuyla hemen 155 polis imdat telefonuna durumu bildirdi. Yolumuza devam ederek bu bölgeden uzaklaştık. Uzunca bir yol katettikten sonra, yaşlı, köylü bir amcayla teyzenin yanında durduk. Ben birkaç fotoğraf çektim. Biraz onlarla sohbet ettik. Aramızda ilginç diyaloglar geçti. Amca dedi ki: “Size çay yapalım, ikramda bulunalım”. Teşekkür ettik ve zamanımızın olmadığını söyledik. Dedi ki: “Size iki tane öküz kessek yine de buraya getiremezdik, hoş geldiniz. Çay yapalım, hemen olur.” Nazikçe geri çevirmek zorunda kaldık; çünkü gerçekten fazla zamanımız yoktu. Ayrılırken sağ elini kalbinin üstüne götürerek gönülden bir selamla bizi uğurladı. Etkilenmemek inanın elde değil. Nereye giderseniz gidin, ister Alevi ister Sünni, kuzeyli veya güneyli, Anadolu insanının bu sıcaklığı, samimiyeti, misafirperverliği insanı kelimenin tam manasıyla büyülüyor.
Bu arada meğer kaleyi geçmişiz. Tekrar geri döndük. Geri dönerken Anadolu’nun hemen her yöresinde yolunuzun üzerinde karşınıza çıkması muhtemel bir türbe gördük. Yol tabelası sağ tarafı işaret ediyor ve üzerinde “Şeyh Sadık Türbesi” yazıyor. Tabelanın yanında gürül gürül akan bir çeşme! Bu çeşmeden kana kana suyumuzu içtikten sonra yürüyerek biraz yokuş tırmandık. Nihayet türbeye ulaştık. Sonrasında yokuşu tekrar indik ve aracımızla kaleye doğru yola devam ettik. Az ileride, aracı yolun sağında durdurdum. Eşeklerini yükleyen yaşlı bir çift gördüm. Fotoğraflarını çekmek istediğimi söyledim. Yaşlı amca “Gazeteci misin sen?” diye sordu. Evet, halk müziği ağırlıklı bir dergi yayımlıyorum diye cevap verdim. Fotoğrafı çekerken, amca dedi ki: “Karıyı çekme bizim!” Gülümsedim. “İsmim lazım mı?” diye sordu. Fotoğraf için lazım değil ama tanışalım, adınız nedir dedim. Abdullah Karapınar’mış.
Onlarla da vedalaştıktan sonra nihayet kaleye, sağdan patika bir yol ayrıldığını gördük. Bu yolda biraz ilerledikten sonra altından dere geçen bir köprüden geçtik. Otantik köy evlerini fotoğraflamak için durduğumda iki yaşlı köylü amcayla sohbet ettim. Bir tanesi yeni ev yaptırıyormuş. Evi gösterdi ve “Onun da fotoğrafını çek” dedi. Tuğladan duvarları örülmüş ve henüz sıvası yapılmamış bu evi beğenmediğimi söyledim. Zaten fotoğrafını çektiğim otantik köy evi de onunmuş. Asıl ev bu, dedim. Betonarme evlerin bunların yanında çirkin göründüğünü söyledim. Onlar da “Doğru söylüyorsun” dediler. Kalenin yolunu bize bir kez daha tarif ettikten sonra el sıkıştık ve yanlarından ayrıldık. (Onların nasırlı ellerini sıkarken öyle bir elektrik alıyorsunuz ki sevgilerini size hissettiriyorlar.) Sonunda kaleye varmıştık. Kalenin yanında da köy evleri vardı. Burada köylü bir kadın, bastonla yürüyen yaşlı bir amca ve 40-45 yaşlarında bir adamla sohbet ettik. Buralarda hep rastladığımız samimiyet ve sıcaklık onlarda da mevcuttu.
Ünye Kalesinden ayrılırken yol üzerinde elini kaldıran yaşlı bir amcayı aracımıza aldık. Onunla tatlı bir sohbete daldık. Ünye merkezine gidiyormuş. Onu aldığımız yerde fındık bahçesi varmış. Zaman zaman orada kalıyormuş. Şehrin betonlarından bıktığını, çocuklarından dolayı mecburen şehir merkezine yerleştiğini, huzur bulmak için arada bir köy evine gittiğini anlattı. Güzel sohbetimiz devam ederken onu bırakacağımız yere gelmiştik. Cadde üstünde bir kahvehanenin önünde durduk. İnerken sıkı sıkı tembih etti: “Eğer Ağustos’ta fındık zamanı buralara yolunuz düşerse bu kahvede beni bulursunuz. Tuzcu Osman deyin herkes tanır. Size fındık vereceğim. Buralara gelirseniz uğrayın. Allah yolunuzu açık etsin.”
İşte Anadolu’nun gücü buradan kaynaklanıyor. Buradaki insanların gönülleri o kadar zengin ki, tıpkı bir ırmak misali yüzyıllardır türkü olmuş akmış, kendi coğrafyasının da sınırlarına sığamayacak kadar büyük bir kültür yaratmıştır. Türkü ortak paydasında bizleri birbirimize bağlayan da bu büyük insanların engin gönülleridir. (Bir sonraki paragrafa da yarın gece Trabzon’dan yazarak başlayacağım.)
Ve şu an Trabzon’da Usta Park Otel’deyim. Yoğun geçen bir günün ardından, şehir meydanını tam karşıdan gören otel odamın penceresinin yanındaki masanın üzerinde, dün geceden yarım bıraktığım yazıma devam ediyorum. Üç gecedir üç farklı kent, üç farklı otel... Çorum, Giresun ve Trabzon.
Sabah, Giresun’da yatağımda daha gözlerimi açamadan, kulaklarıma gelen uğultu sesiyle irkildim. Öğlene doğru büyük bir fırtınaya dönüşecek olan rüzgarın sesiydi bu! Giresun’u tepeden kuşbakışı gören otelimizin en üst katındaki muhteşem manzaralı restoranında kahvaltımızı yaptıktan sonra Arsin’e doğru, yeniden yola çıktık. Fırtına, Trabzon’dan Rize’ye kadar tüm bölgeyi etkisi altına almıştı. İş için gittiğimiz devasa fabrikanın neredeyse çatısı uçacakmış. Konuştuğumuz insanlar, bu bölgede son on yıldır böyle fırtına görmediklerini söylediler. Fırtına yüzünden işlerimiz yarına ertelenince, Trabzon’un en önemli turistik yerlerinden biri olan Uzungöl’e gitme kararı aldık.
Arsin’den Rize istikametine doğru yeniden yola koyulduk. Araklı’ya ulaştığımızda karnımız iyice acıkmıştı. Bir balık lokantasına girdik. Lokantanın genç sahibi Turgay ve ailesi balıkçılıkla uğraşıyor, avladıkları balıkları da kendi lokantalarında müşterilerine sunuyorlarmış. Tadına doyamadığımız, tavada pişirdikleri mezgitleri yedikten sonra yeniden yola çıktık. Of ilçesinden Uzungöl istikametine doğru döndükten sonra, yol boyunca muhteşem doğal güzelliklerle karşılaştık. Her yerden gürül gürül sular çağlıyor, asma köprüler, yeşilin her tonunu barındıran dağlar ve dağların üst yamaçlarında nasıl yapıldığını anlayamadığımız köy evleri... Ve sonunda Uzungöl’e varmıştık. Fırtına, artık etkisini yitirmiş, yerini güzel bir yağmura bırakmıştı.
Uzungöl gezisinin ardından geri döndüğümüzde Rize’ye uğradık. Oradan da yeniden Trabzon’a geldik ve otele yerleştik. Burada birkaç gün daha işimiz var. Anlayacağınız bir süre Karadeniz’liyiz.
Bu yazıya bir son vermezsem iyice uzayacak. Sözün makbulü kısa ve öz olanıdır. Yine de kısa olmadı ama mazur görün. Uzun bir aradan sonra, teknoloji sayesinde internet üzerinden yeniden sizlere merhaba diyebilmek büyük keyif verici. Bu yüzden de kalemi dizginleyebilmek kolay olmuyor. Ozan Dergisi’nin vefalı okurlarını sevgiyle selamlıyorum.
Ünay EYREK
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
 |
|
|
 |
 |
|
|
 |
 |
|
|
 |
|
----------------------------------------------------------- |
|
|
MÜZİK TARİHİNDE YOLCULUK
Ludwig Van Beethoven (1770-1827)
“Prens! Sizin asaletiniz, doğuşunuzdaki tesadüfe bağlıdır.
Oysa ben, kişiliğimi kendim oluşturdum. Yeryüzünde yüzlerce prens var,
daha binlercesi de gelip geçecek, ama bir tane Beethoven var !”
Veremli bir anne ve alkolik bir babanın çocukları olan
Beethoven, 16 Aralık 1770’de Almanya’nın Ren kıyısındaki şehri Bonn’da
dünyaya gözlerini açar. Annesi Magdelena ve babası Johann yoksulluk
içerisinde bir yaşam sürdürmektedir. Küçük Beethoven de bundan nasibini
alacaktır ve hazin bir çocukluk dönemi yaşayacaktır. Henüz dört yaşında
olmasına rağmen, babası onu piyanonun başına oturtur ve çok yetenekli
olduğunu fark edince küçük yaşta olmasına aldırmadan, eve para getirmeye
zorlar. Kendi elde edemediği ünü ve parayı yetenekli oğlunun kazanmasını
isteyen baba Johann, dört yaşındaki çocuğu saatlerce klavsen başında
tutar, geceleri eve ayık gelirse, uykudan uyandırıp sabaha kadar
çalıştırırdı. Çocuk, yorgunluk, uykusuzluk ve soğuktan dolayı hata
yaptığı zaman ise dayak başlardı. Beethoven, müzikten o kadar nefret
eder ki hatta bu işten vazgeçmeyi bile düşünür. Bunu ileride açıkça
itiraf edecektir.
26 Mart 1778’de ilk
konseriyle halk karşısına çıkan Beethoven, konserin başarılı geçmesiyle
piyano, keman ve org dersleri almaya başladı. Saygın bir müzisyen olan
Christian Gottlob Neefe, 1779’da Bonn’a gelerek Beethoven’in ilk önemli
öğretmeni oldu.
1782 yılı Ludwig Van
Beethoven için önemli bir dönüm noktası olacaktır. Uzun zamandan beri
öğrencisine beste yapması konusunda telkinlerde bulunan Neefe, bu yıl
bunun meyvelerini toplayacaktır. O yıl özgün bir şeyler yaratan
Beethoven’in bu ilk eserine Neefe, “Dressler’in bir marşı üzerine do
minör dokuz çeşitleme” adını verir. Bu eserin ardından Beethoven 1783’de
ilk üç sonatını besteledi. Ondört yaşında Hofkapelle’de orgculuk
görevine geldiği dönem, büyük bestecinin dehasından söz edilmeye
başlanan dönemdir. 1785’de üç tane Piyanolu Dörtlü besteledi. Mozart’a
olan hayranlığı eserlerine de yansımaya başlamıştır.
1 Nisan 1787’de Viyana’da
Mozart ile tanışarak kendisini ona dinlettirdi. Mozart, onun için şöyle
demiştir: “Bu çocuğa dikkat edin. Bütün dünya onun önünde ayağa
kalkacak.” Bu sıralarda çok sevdiği annesini kaybetti. Babasının
büsbütün alkol batağına saplanmasıyla iki küçük kardeşinin sorumluluğunu
da üstlenen Beethoven, tam o sıralarda Kontes Helene Von Breuning ile
tanıştı. Onu gerçek oğlu gibi seven Kontes, Bonn’un soylu ve kültürlü
aileleriyle tanışmasını sağladı.
1789 Fransız Devrimi,
eşitlik ve özgürlük tutkunu olan Beethoven’i derinden etkilemiştir. Bu
yıllarda Bonn Üniversitesi ileri düşüncelerin dile getirildiği bir odak
konumundaydı. 1789’da üniversiteye giren Beethoven, Schneider’in Alman
edebiyatı derslerini izlemiştir. Schneider, Fransız Devrimi’nin ateşli
bir taraftarıydı ve genç besteci üzerinde izler bırakmıştı.
1792 Kasımında Viyana’ya
yerleşen Beethoven, Haydn’ın evine kapanarak çok ciddi çalışmalar içine
girer.1794’ten sonra art arda besteler yapmaya başlar. 1795’ten itibaren
bestecide duyma güçlüğü başlar. Pek çok doktora başvurmasına rağmen
hastalığın nedeni tam anlaşılamamıştı. 1802 yılına kadar sağırlaşmakta
olduğunu gizleyerek konserlerini sürdürmüştür. 10 Kasım 1802’de intihar
düşüncesiyle vasiyetname yazmış; fakat bu düşüncesinden vazgeçmiştir.
1805 yılına kadar hayatı,
sağırlığa katlanarak yaratma çabaları içerisinde geçmiştir. 1805’de,
otuz beş yaşında orkestra enstrümanları arasında üflemelileri duyamaz
oldu. 1809’da Viyana’nın Fransızlar tarafından bombalanması sırasında
bir mahzene sığınıp kulaklarını yastıklarla kapattı. Beethoven’in
tamamen sağır olması ise 1819 yılında başlar. Dokuzuncu Senfoni’nin
1824’te ilk seslendirişini yönetirken (ya da programda yazıldığı gibi
“konserin yönetimine katılırken”) kendisini çılgınca alkışlayan halktan
haberi yoktu. Sanatçılardan biri Beethoven’in elinden tutup onu
dinleyicilere çevirdiğinde, salondaki bütün insanların ayağa kalkmış,
şapkalarını sallayarak çılgınca alkışlıyor olduğunu gördüğü zaman,
başarısının onaylandığını anlamıştı. Büyük besteci eğilerek
dinleyicileri selamladı; gözleri yaş içindeydi. Bir an öylece kaldı,
sonra bayıldı. Evine götürdüler. Bütün gece baygın yattı.
1 Aralık 1826’da, arabayla
Viyana’ya hareket etti. Geceyi bir handa geçirdi. O gece aldığı soğuğun
etkisiyle yatağa düştü. Sarılığı ilerlemiş, dayanılmaz karın ağrıları
çekmeye başlamıştı. 24 Mart 1827’de komaya girdi. 26 Mart 1827’de
Viyana’da hayata gözlerini yumdu. Yaşamının son anları şöyle anlatılır:
“Havanın fırtınaya dönüştüğü günün akşamüstü, saat 17.00 sularında bir
gök gürültüsünün ardından sağ kolunu havaya kaldırır, bir şey söylemek
ister gibiyken söyleyemeden kolu düşer. 29 Mart 1827 günü cenazesi, o
güne dek hiçbir sanatçıya gösterilmemiş bir görkem içinde yirmi bin
kişinin katılımıyla kaldırılır.”
Kaynaklar:
-
Müzik Tarihi – Ahmet Say (Müzik Ansiklopedisi
Yayınları – 2000)
-
Altın Klasikler Koleksiyonu – Nesa Yayınları, 1998
(Hazırlayanlar: Halil Gürdal Gürak yönetiminde Nesa Basın Yayın A.Ş.
Araştırma Ekibi)
-
Meydan Larousse Gençlik Ansiklopedisi
Ertuğrul
Oğuz Fırat – Çağdaş Küğ Tarihi İçin İmler (YKY, İstanbul 1999, sayfa
239)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
20. YÜZYIL OZANLARI
MESLEKİ
Adı Bekir’dir. 1858 yılında Kangal ilçesinin Kertme köyünde doğdu. Küçük yaşta Deliktaş köyüne gelip ünlü Aşık Ruhsati’ye kapılandı. Yirmi yıl Ruhsati’ye çıraklık edip onunla il il, köy köy gezdiler. Geleneğin icaplarını Ruhsati’den öğrenen Mesleki, edebiyat dünyasında bilhassa “yavaşça, yavaşça” redifli semaisiyle tanınmıştır. Hayatı ve deyişleri Eflatun Cem Güney tarafından kitaplaştırılan aşık, 1930 yılında ölmüştür.
Dolanı dolanı gelir
Ölüm yavaşça yavaşça
Kalem alıp yaz derdimi
Gülüm yavaşça yavaşça
Söyünmüyor bir dem narım
Sevda oldu öz diyarım
Güz geldi geçti baharım
Selim yavaşça yavaşça
Garip gönlüm durmaz oldu
Gözüm ırak görmez oldu
İşe güce ermez oldu
Elim yavaşça yavaşça
Sevdiğim bu yana bakmaz
Kaş eğip kirpiğin yıkmaz
Kırıldı kanadım kalkmaz
Kolum yavaşça yavaşça
Şu dünyaya güvenilmez
Ölmeyince gam kesilmez
MESLEKİ’m artar eksilmez
Zulüm yavaşça yavaşça
20. YÜZYIL OZANLARI
YUSUF SEZAİ
Ünlü aşık Yusuf Sezai 1858 yılında Kağızman’da doğdu. Döneminin en kudretli aşıklarındandır. Küçük yaşta geleneği öğrendi ve aşıklığa başladı. Başta Sümmani olmak üzere çevrenin tanınmış, güçlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı; onlarla bölgeyi gezdi. Kağızmanlı Aşık Hıfzi’ye ustalık etti. Yusuf Sezai’nin soyadı Aşıklı’dır.
Yusuf Sezai’nin Bit Destanı, Rusların 1915’te yol yaptırmak için topladıkları Türklerin çektiği çileleri anlatmaktadır.
Kehle ordusunun destanıdır bu Yaktınız canımı yav garip kuşlar
Dinle candan vasfı hali bitlerin Yataktan yatağa yolları işler
Felek kesesinden bir gün aparmış Karınca tek gezer, yılan tek dişler
Çekilmiyor derdi deli bitlerin Akrepten beterdir mili bitlerin
Kafir Urus etmiş İslam’ı bende Kimseler görmedi böyle bir hikmet
Koymadı er kişi Kars Kağızman’da Saldatlardan beter verirler zahmet
Çalıştırır şoşta, yolda, her yanda Hasmı sabun imiş su ile avrat
Açıldı hoş bahtı fali bitlerin Onunçün uzundur dili bitlerin
Çevirdiler ırgatların yanların Nerde ateş yansa sürer tütüne
Karınca tek sardı garibanların Cem oldular yatakların altına
İlikten, damardan emdi kanların Zalimler kanıktı insan etine
Uzandı kuyruğu ölü bitlerin Dönüptür kütüğe dalı bitlerin
Yaktı bu canımı leyl ile Nehar Gezdikçe ayağı dikene benzer
Dalıma aşağı su gibi akar İnsanın ömrünü sökene benzer
Koltuğumdan girer boynumdan çıkar Yedi yıl ısıtma çekene benzer
Her yana pilandır yolu bitlerin Her kime dokunsa yeli bitlerin
Bir yere rem olduk, İslam fahlesi Urus’un başına belalar yağa
Olduk orak yakmaz müflis mahlesi Zulümü işledi dağ ile taşa
Kimi kara kara camız kehlesi Nice mim yiğidi saldı toprağa
Kimi ince ince beli bitlerin Ünü aştı Rüstem Zali bitlerin
Kendine bir yonga buldu her uşak Sararttılar Sezai’nin gül rengin
Kaşınmadan mecal yok ki konuşak Kaşınmadan yiyebilmez çömleğin
Sirkeler büyüdü oldu yavuşak Ekleder etini sarar gömleğin
Günden güne artar dölü bitlerin Kime yetişirse eli bitlerin
20. YÜZYIL OZANLARI
NİGARİ
Adı Ahmet’tir. 1860 yılında Konya’nın Sille bucağında doğdu. Sille Medresesi’ni bitirdi. Çevre köylerde imamlık yaparak geçimini sağladı. Aşık Devami ile çevreyi dolaştı. Devrin aşıkları ile karşılaşmalar yaptı. Hece ölçüsündeki şiirlerinin yanı sıra aruzlu olanları da vardır.1920 yılında Sille’de gözlerini hayata yummuştur.
Yerin bahçesine eyledim seyran
Gördüm susam ile sümbül eş olmuş
Ne güzel münasip ikisi akran
Birbirini bulmuş pek bir hoş olmuş
Karanfil kokusu şirin menevşe
Gonca hiç dayanmaz solar güneşe
Yasemin erguvan çıktı güleşe
Reyhanın aleme haddi faş olmuş
İlkbaharda nevruz açılır çiğdem
Sümbül sersem boynu eğridir her dem
Servi veş öğünür ol siyah perçem
Hamleder aşıka hançer şiş olmuş
Açılır laleler gelince bahar
Dilber kirpiğine eyledim nazar
Zambak ile sadef beraber gezer
NİGARİ üç nergiz gözler beş olmuş
Kaynak: Türk Halk Şairleri Antolojisi – Emir Kalkan (Kültür Bakanlığı, Ankara – 1991)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
BİR TEKKE VE TASAVVUF ŞAİRİ SADIK BABA (1784 – 1839)
Esas adı Hüseyin olan Sadık Baba, 1784 yılında Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı Güvenç köyünde dünyaya gelir. Sadık Baba’nın annesi Kara Fatma, babası Kurada (Hurda) Ali’dir. Dedesi Hüseyin’in Erdebil Tekkesinden Elbistan’ın Kantarma köyüne, oradan da Malatya’ya geldiği rivayet edilmektedir.
Hayatı yoksulluk içerisinde geçen Sadık Baba, Hacı Bektaş Dergahı’na gidene kadar hiçbir eğitim almamıştır. Burada tasavvuf ve tekke kültürüyle beslenen Sadık Baba, Arap alfabesiyle okuma yazmayı öğrenir ve şiirler yazacak kadar ilerletir.
On beş yaşında babasını kaybeden genç Hüseyin daha sonra yaşanacak bir kıtlık nedeniyle köyünü terk eder. Sivas Kangal’ın Ulaş nahiyesinde Karagavur lakabıyla tanınan varlıklı bir Ermeni’nin yanında azap (yanaşma, mevsimlik çiftlik işçisi) olarak çalışmaya başlar. Deyişler söylemeye de bu yaşlarda başlar. Burada başına bir gün ilginç bir olay gelecektir. Sıcak bir yaz günü köylülerle toplu halde değirmene buğday öğütmeye giderlerken dönüşte Sadık Baba kağnısında uyur; kağnı konvoyun en arkasında kalır. Mandalar da kağnıyı aniden Karagöl’e doğru çekerler. Sadık Baba gürültüyle aniden uyanır ki ne görsün kağnıyla birlikte gölün ortasında duruyor. Telaşlanmadan, gayet sakin bir şekilde mandalara “hoo” der ve kağnıyı kıyıya çeker. Sonradan durumu fark eden köylülerden bazıları, olaya şaşkınlık içerisinde tanıklık ederler. Önden gidenler durumu ağasına iletirler. Ermeni ağası hemen atına atlar ve göle doğru yola çıkar. Yarı yolda Sadık Baba ile karşılaşır. Gördükleri onu da hayrete düşürür: Kağnı ve mandalar çamur içerisinde olmasına rağmen Sadık Baba ve un çuvalları kupkurudur. Birlikte eve dönerler ve ağası onu karşısına alarak konuşmaya başlar:
“Oğlum Hüseyin işte senin senelik azapcalığın. Sen Hakk’ın sevgili bir kulu olmalısın. Bir gün sana sinirlenip kötü bir laf edersem, Tanrı beni affetmez. Vebalini üzerime alamam” der ve işine son verir.
Sadık Baba köyüne geri döner. Annesi ve iki ağabeyiyle Karaözü’ye göçerler. Burada Elif adında bir kızla evlenir. Osman ve Elif adında iki çocukları dünyaya gelir. Karaözü’de deyişler söyleyerek günlerini geçiren Sadık Baba’ya bazı köylüler içten içe bir kin beslerler ve araları iyice sertleşir. Durum o kadar ileri gider ki, bir Cem toplantısında Malatya’dan gelen dedeye şikayet ederler. Dede, peyk (haberci) yollayarak Sadık Baba’yı Cem’e davet eder. Haberci Sadık Baba’yı cemaatin gözünde küçük düşürmek için haber vermeden geri döner. İkinci haberciyi gönderir. Onun da sokakta ayağı kayarak yere düşer ve dizi kanar. Durum Sadık Baba’ya malum olur ve Cem’e gelir. Dede, kendisine iki haberci yolladığını, niçin gelmediğini sorar. O da kimsenin kendisini çağırmadığını, hatta ikinci habercinin düşüp dizini kanatması olayı olmasa yine gelmeyeceğini söyler. Ardından da kanı şahit olarak gösterir. Dede cemaate döner: “Artık bununla uğraşmaktan vazgeçin” der ve Sadık Baba’yı Hacı Bektaş’a davet eder.
Hüseyin’e Sadık Baba ünvanı dergahta, çelebilerden Hamdullah Efendi tarafından verilir. Dergah’ta tamamen olgunlaşan Sadık Baba tekrar Karaözü’ye döndüğünde şöhreti artmış, deyişleri ozanlar tarafından çalınır söylenir olmuştur.
Hacı Bektaş’ta kendisine yardımcı olan, asıl adı Ahmet olan Babo Dede, Sadık Baba’yı kendi köyü Başak’a davet eder. Karısı ve çocukları kendisiyle gelmek istemeyince, onları bırakarak Başak’a gelir. Burada Babo Dede’nin çocuklarına ders veren Molla Bektaş tarafından karşılanır. Kendisini küçümsediğini sezen Sadık Baba, yaşça ondan büyük olan Bektaş’a: “Ben senin gibi hocanın önünde Besmele çekmedim. Hak beni ağından okuttu.” diyerek havasını bozar. Molla Bektaş: “Eyvah, bunun ilmi benimkinden ileride” deyip Sadık Baba’ya kalpten bağlanır.
Sadık Baba bir müddet sonra Molla Bektaş’ı da alarak, doğduğu köy olan Güvenç’e gelir. Sadık Baba’nın sır katipliğini yapan Molla Bektaş, bacısı Meryem’i Sadık Baba ile evlendirir. Molla Bektaş ile günlerinin çoğunu büyük bir bölümü tek odalı, toprak damlı, yarı karanlık bir odada geçirirler. İkili, burada sohbet edip, deyişler söyleyerek kemençe çalarlar.
Sadık Baba 1839 yılında elli beş yaşındayken ölür. Bugün mezarı, Güvenç’in güneybatı yamacındaki köy mezarlığının orta bölümünde bulunmaktadır.
Her canın bir sevdası var serinde
Benim sevdam daim şalda abada
Vefa olmaz zamanenin yarinde
Hak’ka kail değil gözü obada
Nefs-i şehvet galip olsa bir kula
Arifler kelamın almaz bir pula
Hak’kı zikreyleme yalan dil ile
Hake mahsus olmaz gönlü kabada
Ademdir Hüda’nın dem-i devranı
Ademdir seyreden arş-ı rahmanı
Ademde buldular Hakk’ın ihsanı
Sakın ol kimseye etme ifade
Ademi yarattı Hak da bahane
Behre mendeyledi saldı cihane
Lütfu ihsan etti kula dehane
Adem oldu yine Hak’ka esabe
Uzak yakın deme diren katare
Erişe Haydar’dan derdine çare
SADIK der, yok deme sendeki vare
Ben de yok diyenler kaldı dışarda
Ser: Baş, kafa. Nefs-i şehvet: Bir şeyi sevip ziyadesiyle isteme. Arif: İrfan ve marifet sahibi
Zikr: 1- Anma, hatıra getirme. 2- Ağza alma, adını söyleme. Hak: Tanrı. Hüda: Tanrı.
Dem: 1-Soluk, nefes. 2-Gözyaşı. Devran: Zaman, devir. Arş-ı rahman: Kamil insanın kalbi
İhsan: Lütuf, bağışlanan şey. Behre: Pay, nasip, kısmet. Mend: Eklendiği sözcükleri “li” anlamı koyar (behreli: kısmetli, nasipli). Lütf-u ihsan: Bağış, bağışlanan, iyilik.
Dehan: Ağız. Es’ab: Daha veya pek zor.
Kaynak: Ahmet ÖZERDEM – (Sadık Baba)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
TÜRKÜ HİKAYESİ HEM OKUDUM HEMİ DE YAZDIM
Öykü Derleme: Ahmet GÜNDAY
Çorum köylerinin birinde Hatice adında bir kız yaşarmış. Köyün fakir ailelerinden birinin kızı olan Hatice’nin çocukluğu yokluk ve darlık içerisinde geçmiş. Rençperlik yapan ailesine koyun, davar güderek yardım etmekteymiş. Onbeş yaşına geldiğinde acı bir tren kazası sonucu annesini ve babasını kaybedince köyün ağalarından Eşref Ağa’nın çiftliğine ırgat olarak girmiş. Gel zaman git zaman ağanın diğer ırgatlarından İsmail’e sevdalanmıştır. Kara sevda derler buna ferman dinler mi hiç? İsmail ile Hatice evlenmeye karar verirler. İsmail gider ağaya derdini açar: “Ağam bizi evlendir, kulun kölen oluruz” der. Ağa bu iki genci evlendirir.
Günler, aylar hatta yıllar geçer; çocukları olmaz Hatice ile İsmail’in. Hocaya giderler; okutup üfletirler; fakat nafile… Bütün uğraşmaların sonucunda tam yedi yıl sonra bir erkek çocuğu dünyaya gelir Hatice’nin. Mutlulukları sonsuzdur. Küçük çocuğunun adını Mehmet koyarlar. Gel gelelim kara talih gülmedi mi gülmez insanın yüzüne...
Bir gece Mehmet aniden ölür ve olan olmuştur. Bir kez daha kararmıştır dünyaları Hatice ile İsmail’in. Onbeş günlük yavrusu beşikte cansız yatarken Hatice gelin gözyaşları içinde şu türküyü yakmıştır:
Hem okudum hemi de yazdım
Yalan dünya senden bezdim of...
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunur mu
El yazıya el yazıya
Duman çökmüş çöl yazıya of...
Kurban olam kurban olam
Beşikte yatan kuzuya
Elveriyor elveriyor
Orta direk bel veriyor of...
Açtım baktım al yorganı
Mehemmed’im can veriyor.
Kaynak: Türk Halk Müziği ve Oyunları Cilt:1 sayı:5

--------------------------------------------------------------------------------------
“Mezarımı ziyaret edenler bizi gönüllerinden
geçirip gülsünler. Şu yalancı dünyada somurtanlara acırım.”
NASRETTİN HOCA
Türk Halk edebiyatının en önemli
kişiliklerinden olan, mizah tarihimizin büyük filozofu Nasrettin Hoca
1208 yılında, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde doğmuştur.
Babası köyün imamı Abdullah Efendi ölünce, geleneğe uyarak köy imamı
olmak istemedi; bu görevi Molla Mehmet’e bağışladı ve Akşehir’e gitti.
1284 yılında da 76 yaşındayken Akşehir’de ölmüştür. Meşhur kilitli
duvarsız türbesi buradadır.
Nur yüzlü, sevimli ihtiyar kişiliğiyle
zihinlerimizde canlandırdığımız Nasrettin Hocamız köylerde hocalık,
sonra kadılık ve bir ara müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Odununu
dağdan kendi keser, buğdayını değirmene kendisi götürürdü. Bütün hayatı
geçim sıkıntısı içerisinde geçmiştir. Evlidir,iki katlı bir evi, huysuz
bir karısı, bir oğlu, bir kızı, bir de İmad adlı mollası vardı.
Nasrettin Hoca Anadolu’da doğmuş, Anadolu’da
yaşamış ve Anadolu’da ölmüştür. Onun ölümü sadece fiziki bir ölümdür;
aslında ölümsüzlüğüdür. 13. yüzyıldan günümüze değin o kadar canlıdır
ki, halkın büyük sevgisi O’nu Anadolu’dan alıp Azerbaycan’da Molla
Nasrettin, Türkistan’da Nasr-din Avanti, Kazakistan’da Koja Nasrüddin,
İran’da Hace Nasreddin, Özbekistan’da Nasreddin Efendi adlarıyla dünya
halklarının gönüllerine taşımıştır. Nasrettin Hoca fıkraları, Türkçe
konuşulan ülkeler dışında Avrupa’da Romanya, Sırbistan, Hırvatistan,
Macaristan, Yunanistan başta olmak üzere birçok ülkeye yayılmıştır.
Dünyanın gelmiş, geçmiş en ünlü mizah
ustasının hayatı hakkında –yerli ve yabancı- pek çok araştırmacı
inceleme yapmıştır. Yeterli bilgi ve belgenin bulunamaması,
araştırmacıları birçok konuda görüş ayrılığına düşürmüştür. Nasrettin
Hoca’nın 14. yüzyıl sonunda ve 15. yüzyıl başında, Timur’la çağdaş
olarak yaşadığı rivayeti yanlıştır ve bu yanlış 17. yüzyılda on ciltlik
Seyahatname’sini yazan Evliya Çelebi’nin yanılgısından
kaynaklanmaktadır.
Nasrettin Hoca, Seyit Mahmut Hayrani’yi
duymuş, O’nun manevi kudretine hayran olmuş, Akşehir’e gelerek O’na
intisap etmiştir. (Sivrihisar müftüsü Hasan Efendi, 19. yüzyıl sonlarına
doğru yazdığı ‘Mecmua-i Maarif’ isimli tamamlanmamış eserinde
belirtmiştir.)
Cem Sultan’ın emriyle Ebül Hayr-i Rumi
tarafından yazılan ve 1480 yılında tamamlanan “Saltukname” adlı eserde,
Hicri 662’de Rumeli’ye geçen ve Alperenlerden olan Sarı Saltuk’un adının
Hızır olduğu, Nasrettin Hoca ile görüştüğü yazılıdır.
Nasrettin Hoca’nın gençlik dönemlerine
rastlayan, Selçuklu Sultanı Birinci Alaeddin Keykubat döneminde
(1219-1236) Anadolu’da mutlu bir yaşam egemen olmuştur. Alaeddin
Keykubat’ın ölümüyle sona eren bu refah dönemi, Baycu Noyan
komutasındaki Moğol ordusunun 26 Haziran 1243’te Sivas’ın seksen
kilometre kadar doğusundaki Kösedağ mevkiinde, Selçuklu ordusunu bozguna
uğratmasıyla Anadolu halkı için büyük bir kabusa dönüşür. Moğollar,
geçtikleri Anadolu kasabalarını harabeye çevirerek kan ve gözyaşını
hakim kılmışlardır. O kadar ki, kimi yerlerde halk, 1299 kıtlığı
yüzünden ölü hayvan, hatta insan eti yemek zorunda kalmıştı. Böylesine
kötü bir dönemde Nasrettin Hoca gibi Anadolu bilgeleri halka umut ışığı
olmuş; yol göstermiş; morallerini yüksek tutmuştur.
7 Aralık 1942’de Amerikalı sinema sanatçısı
Charlie Chaplin, Amerikan Radyosunda: “Bütün ömrümde işittiğim
hikayelerin en güzeli, en hoşu Nasrettin Hoca’nın hikayesidir” diyerek
haberinde, Nasrettin Hoca’nın ‘Eşeğin sözüne mi, benim sözüme mi’
güldüşününü anlatmıştır. (Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim
ve Geçirdiklerim-İstanbul, 1970)
1996 yılı Unesco tarafından “Nasrettin Hoca’yı
Anma Yılı” ilan edilmiştir.
HANGİ SAZIN
SESİ GÜZEL
Nasrettin Hoca bir sanatçı arkadaşının evine
gitmiş. Arkadaşı, sazlarını Hoca’ya tek tek göstermeye başlamış. İlk
önce saz çalmış, sonra tambur, daha sonra da rebap çalmış… derken akşam
olmuş. Nasrettin Hoca’ya hiçbir şey ikram etmemiş. Sonunda arkadaşı
Hoca’ya sormuş:
- Hocam sazların hepsini dinlediniz, sizce hangi
sazın sesi daha güzel?
- Bence, şimdi hiçbir sazın sesi, kaşıkla
tencerenin sesinden daha güzel değil! Diye cevap vermiş.
Hazırlayan: Ünay Eyrek
Kaynaklar:*Türk Edebiyatı Tarihi-Seyit Kemal
Karaalioğlu (İnkılap ve Aka Basımevi-İstanbul,1980)
*Anadolu Aydınlığı-İsmail Karaahmetoğlu (Ankara,
1997)
*Nasrettin Hoca – İsmail Karaahmetoğlu (Ankara,
1996)
*Nasrettin Hoca – Şükrü Kurgan (T.C. Kültür
Bakanlığı Yayınları – Ankara, 1996)
*V.
Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri Nasreddin Hoca
Seksiyon Bildirileri (Kültür Bakanlığı Yayınları – Ankara, 1996
--------------------------------------------------------------------------------------
YÖRELERİMİZ –
MARDİN
Hazırlayan: Özgül KARLIDAĞ
Bir kent düşünün;düşünün ki Mezopotamya ovasına hükmeden bir dağın
tepesinde yıldızlara tutunmuş, güneşe ten rengini adamış olsun.Yine
öyle bir kent düşünün ki farklı dinleri, farklı dilleri bünyesinde
toplayabilmiş, Şemsilikten Yezit halkasına, pagan kavramları ile İsa’nın
dili Aramice’den en eski Hristiyan topluluklarından Süryanilere kadar
değişik kesimleri kucaklayabilmiş olsun. Bir kent… Kiliselerden İslam
mabetlerine kadar, Tanrı’ya tapınma noktasında yüzyıllardan beri
ortaklık kurmuş, kendine özgülüğü ile dikkat çeken, uygarlıkların
başkenti… Mardin.
Mezopotamya gerçekten birçok milletin ve medeniyetin doğduğu, geliştiği
birbirine karıştığı münferit bir alandır. Mardin’in ne zaman ve kimler
tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, eski yakındoğu
tarihine göre bu kuruluş Sümerler zamanına kadar dayanmaktadır (M.Ö.
2850). Tarihte Mardin için pek çok isim kullanılmıştır. Bunlar: Erdobe,
Tidu, Merdin, Merdö, Merdi, Merda, Merde, Kartal Yuvası, Kuşlar Yuvası
ve Mardin’dir. Tarihin derinliklerine göz attığımızda bu bölgede
Subarilerden bu yana Sümerler, Akadlar, Babil, Milaniler, Hititler,
Pers, Roma, Urartular, Asurlar, Kemeriler’in bir kolu olan Sityaniler,
Bizanslılar, Artuklular, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar gibi önemli
medeniyetler yaşamıştır.
Şehrin bugünkü kimliğine en önemli katkı, şüphesiz Artuklu ve
Akkoyunlulardan gelmiştir. Medrese ve camilerin mimari yapısı, akustiği
bizleri bugün hayrete bırakacak inceliklerle doludur. Yüzyıllar boyunca
bölgeye hakim olan Artuklular’ın kurduğu medreseler Mardin’i bölgenin
ilim merkezi haline getirmiştir. Astroloji ve dini bilimlerde, hukukta
yetkin bilim adamlarının yetişmesi bu sayede mümkün olabilmiştir.
1517’de Osmanlı egemenliğine giren kentin en büyük gururu, Atatürk’ün
paşa olduğunun müjdesini burada almış olmasıdır.
Mardin, cumhuriyet döneminde değişen sisteme entegre olmuş ve gelişme
sağlamış, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir sınır şehri
olmuştur. Uygarlığın önemli bir boyutu olan basım işinin bölgedeki
aktivitesi, Patrik IV. Petrus’un 1881 yılında Deyruzafaran
Manastırı’nda iki kattan oluşan bir bina yaptırarak, matbaa
ekipmanlarını yerleştirmesiyle başlar. Bölgede ilk matbaanın kurulması
da böylece Mardin’de mümkün olur. Feodal ve teokratik yapıyla şekillenen
yaşam ve idare tarzı, cumhuriyet rejimiyle laik, sosyal ve hukuk devleti
kurallarıyla hızlı bir şekilde donanmıştır.
Atatürk ve Mardin:
Atatürk’ün hayatında önemli bir dönüm noktası vardır. General
olduğunun müjdesini
Mardin’de alan büyük komutan, bu olayı birçok yerde ve
fırsatta dile getirmiştir. Şehrin ileri gelenlerinden Abdurrahman Kavvaz,
Atatürk’e
samur derisinden
bir kürk armağan etmiştir. Bu değerli armağan halen Konya’daki
Atatürk Müzesi’nde
bulunmaktadır.
Turistik Yerler ve
Tarihi Eserler:
Kaleler: Mardin
Kalesi, Kız Kalesi, Dara Kalesi, Rabbat Kalesi, Dermetinan Kalesi,
Zarzavan Kalesi,
Hasankeyf Kalesi, Anzavur Kalesi, Savur Kalesi, Haytam Kalesi.
Harabeler: Dara, Fitvar,
Gırvanaz ve Telbısım harabeleri.
Kiliseler ve
Manastırlar: Deyrulzafaran Manastırı, Mor Metrus ve Pavlus Kilisesi,
Mor İliya Kilisesi, Mor
Behnam (Kırklar) Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mor Yusuf
Kilisesi, Hammara
Manastırı, Deyrulumur Manastırı.
Medreseler: Kasımiye
Medresesi, Şehidiye Medresesi, Zinciriye Medresesi,
Melik
Mansur Medresesi.
Camiler: Ulu Cami
(Cami-i Kebir), Reyhaniye, Emineddin, Kale, Latifiye ve
Şehidiye Camileri.
Türbeler: Sultan Musa
türbesi.
Hanlar,
hamamlar, mağaralar, çarşılar, çeşmeler, kaplıcalar, bahçeler, şelaleler
ve höyükler görülmesi
gereken diğer güzelliklerdir.
Mardin Evleri:
Taş oymacılığının güzel örneklerini sergileyen Mardin, iç içe geçmiş
taş ve ayvanlı evleriyle
bir panoyu andırmaktadır. Sivil ve dini mimarinin
özelliklerini koruyan
kentte, şu anda resmi daire olarak kullanılan birçok yapı aslında
birer konut olarak inşa
edilmiştir. Düz damlar ise ayrı bir kullanım alanı
oluşturmaktadır. Kışlık
yiyecekler burada kurutulmakta, sıcak yaz geceleri damda
yatılmaktadır.
Folklor:
Mardin
folkloru, Mardin halkının tarihsel süreçteki anonim halk
edebiyatı ile oyun ve temaşa mahsullerini, bütün gelenek ve
inançlarıyla yansıtması açısından
önemli bir değer taşır.
Mardin’de konuşulan dilin tortusu incelendiğinde Süryanice,
Arapça, Kürtçe ve
Türkçe’nin yapısal belirleyiciliği olduğu göze çarpar. Çok zengin
bir folklorik yapıya
sahip olan, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış, İpek
Yolu’nun önemli geçiş
noktası olan Mardin, Dicle ve Fırat bereketinin odak
noktasında
Mezopotamya’nın engin coşkusunu barındırmıştır. Nüfus değişimi ve dil
yapısının zenginliğinin
kaynağı da bu olsa gerek …
Türküler: Halk
türkülerini şöyle sınıflandırabiliriz: Tören türküleri, neşeli havalar,
ağıtlar, olaylı
türküler, meslek türküleri, kahramanlık türküleri, oyunlu türküler,
hikaye türküleri, dini
türküler, uzun havalar (mayalar).
Başlıca türküleri:
- Bahar geldi gül açtı
- Haydı hınne
- Menekşeler açtı
- Kirpiklerin ok mudur?
- Şevko
- Yola çıktım Mardin’e
- Mardin kapı şen olur
YOLA ÇIKTIM
MARDİN’E
Yola çıktım Mardin’e
düştüm senin derdine
Ah ley ley deley, ley
ley deley ley ley Halime
Mevlam sabırlar versin
yarini yitirene
Ah ley ley deley, ley
ley deley ley ley Halime
Etsel Midyat arası,
sevdam başım belası
Ah ley ley deley, ley
ley deley ley ley Halime
Senin baygın bakışın,
bende yürek yarası
Ah ley ley deley, ley
ley deley ley ley Halime
Bana gurbet gezdirir,
kırkbin başlık parası
Ah ley ley deley, ley
ley deley ley ley Halime
Halk Oyunları:
Mardin halk oyunları, düğünlerde, bayramlarda, özel günlerde ve
her türlü törenlerde
oynanır. Oyunlar genelde türkülüdür. Günümüzde, davul, zurna,
klarnet, tulum, tef,
tepsi, kaval, dilsiz kaval, erbana, kabak kemençe, cümbüş,
darbuka, zilli tef,
bağlama ve koto eşliğinde oynanır.
Mardin halk oyunlarından
örnekler:
Rihane: Oyun, adını
reyhan çiçeğinden almıştır. Oyunun özü, çiçeğin büyüyüp
yayıldıkça etrafa
saçtığı muhteşem ve ferahlatıcı kokusunun etkisiyle insanoğlunun
raksetmesidir.
Sabiha: Mardin’de
yaşanan ve sonu evlilikle biten ölümsüz bir aşkın öyküsüne
dayanır. Ağır bar
havasındadır.
Diğer halk oyunları ise
Mardin çiftetellisi, Mardin halayı, Ondörtlü, Berivan, Cirane,
Keçikani, Bişaro,
Meryemi, Lorke, Koçere, Üç kırma, Hınne, Çepikli, Şevko, Semra,
Tarivan, Dallal’dır.
Giyim Kuşam
Kadın Giysileri:
Genellikle beyaz ve krem renkli fistan, iç göyneğin üzerine zıbun,
yuvarlak yaka, yirmi cm
lik bir yırtmaç ve ayak bileklerine kadar uzanan düz elbise,
diz altına kadar el
emeğiyle yünden örülen çorap, deriden yapılan ucu sivri, bağcıklı
çarık giyerler.Diğer
giysi türleri: Kıpkap (takunya), üç etek, kundura, kalaş kundura,
para kesesi, marhame
(mendil), sıdriye (önlük), kuşak.
Mardin halkı ziynet
eşyalarını giyimi tamamlayıcı aksesuar olarak gördüklerinden
her giysiyi tamamlayacak
ziynet takısı kullanılır. Genellikle set olayı yaygındır
(kolye, bilezik, yüzük,
küpe, halhal, hızma).
Erkek Giysileri:
Başlarına kofi, poşu, fes denilen başlık takarlar. Fes koyu kırmızı
Renkte olup arkadan
püsküllüdür. Beyaz renkte dokudukları kıtandan yapılan alttan
ve üstten giyilen dergi-kıras
giyerler.Dergi şalvarın aynısıdır. Kıras, dizlerden 3-4
parmak kadar sarkan aynı
kıtandan yapılan entaridir. Diğer giysi türleri: Şalvar yelek,
entari, aba, mintan,
kuşak, palto, para kesesi, mendil, çorap, çarık, mes, kunduradır.
Erkek ziynet eşyalarında
saat ve köstek başta gelir.
Bazı Atasözleri ve
Deyimler:
-
Kendi ağzın değil, seni başkası övsün.
-
Zenginin horozu bile yumurtlar.
-
Yeşerecek ot taşın altında kalmaz.
El
Sanatları:
Gümüşçülük
(Telkari): Telkari, tel halinde gümüşü veya altını tahta üzerinde
açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan süslemedir. Mardin Midyat
ilçesinde gümüş üzerine yapılan kuyumculuk yalnız bu yöreye özgü olup
başka bir yerde bu sanatı görmek mümkün değildir.
Bakırcılık:
Bakır işlemeciliği geleneksel el sanatlarından olup, Mardin merkezindeki
özel çarşısında yüzyıllardan beri varlığını sürdürmektedir.
Taş
oymacılığı ve kesme taş oymacılığı: Mardin evlerinin içinde ve dışında
bu sanatın özgün örnekleri görülür. Kapı, pencere çevreleri, sütunlar,
kemerler taş işçiliğinin oya gibi ince örnekleriyle bezelidir.
Diğer el
sanatları: Şal-u şepik, kuyumculuk, Midyat el nakışı, basmacılık, yün ve
ipek halıcılık, kalaycılık, kilim dokumacılığı, terzilik,
testi-çanak-çömlekçilik, marangozluk, semerciliktir
Geleneksel
Mardin Yemekleri:
Lebeniye çorbası, işkembe dolması (kibe), kaburga dolması, soğan
kebabı, Mardin çiğ köftesi, doba, güveç, içli köfte, şehriyeli bulgur
pilavı, sembusek; tatlı olarak zerde, peynir helvası; içecek olarak
mırra. Yöredeki Hristiyanlar mırrayı sadece başsağlığı günlerinde ikram
ederler. Müslümanlar ise sevinçli, kederli her ortamda sunarlar.Mırra
kahvenin özel bir şekilde kaynatılmasından meydana gelir. İkram
edilirken fincanın üçte biri doldurulur. Özel kulpsuz fincanla ikram
edilir. Mırra fincanda bir çevrilip tek çekişte içilir. Fincan yere
konulmaz, ikram edene verilir. Aksi durumda o kişinin ev sahibine karşı
altın borcu olacağına inanılır. Fincanı elinde tuttuğu süre içerisinde
tekrar tekrar kahve verilir.
Kaynaklar:
-
Yaşayan Tarih Mardin (Mardin Valiliği)
-
Mardin ve Mardinliler (Latif Öztürkatalay)
-
Tarihte Mardin (Metropolit- Hanna Dolapönü)
-
Mardin Şehir Dokusu ve Evleri (E. Füsun Alioğlu)
-
Mardin Emniyet Müdürlüğü Dergisi
--------------------------------------------------------------------------------------
BAĞLAMA VE BAĞLAMA AİLESİNİN TANIMLANMASINDAKİ
SORUNLAR
İrfan KURT*
Türk Halk Müziğinin temel sazı olan Bağlama, Şaman dinindeki Bahşi
ozanlardan günümüze eğitme, öğretme, yol gösterme, birlik ve beraberliği
sağlama, düşündürme, tedavi etme, eğlendirme görevlerinin yanı sıra
gücün ve kudretin de sembolü olmuştur. Toplumun her türlü duygularının
yansıtılmasında çok önemli bir rolü vardır. Bazen “Telli Kur’an”
denilebilecek kadar kutsal sayılmış, değer verilmiştir. Yüklendiği görev
nedeni ile bir çalgı olmanın çok ötesine geçmiştir.
“Ağır yükü hafif darası vardır.” (Yetik Ozan) Ve bizim ulusal
çalgımızdır.
Bu kadar yaygın ve çeşitliliği olan bir çalgının isimlendirilmesinde ve
sınıflandırılmasında karşımıza bazı sorunların çıkması da doğaldır. En
göze batan sorun Bağlama ailesinin sıralamasındadır. Birçok kaynakta
(Müzik Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığının bazı yayınları, M. Özbek, Türk
Halk Müziği Nazariyatı-Atınç Emnalar vb…) bu sıralamada:
DİVAN, BAĞLAMA, TANBURA (Bazılarında TAMBURA), CURA şeklinde bir yanılgı
vardır ve Tanbura Bağlamadan küçük bir saz olarak gösterilmektedir.
Ayrıca Divan Sazı’nın bir boy büyüğüne Meydan Sazı denilmekte ve
meydanlarda çalındığı için bu adı aldığı şeklinde yanlış bir ifade
kullanılmaktadır!
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi TRT-4’deki eğitim
yayınında Bağlama Ailesi tanıtılırken: “Ailenin en küçük üyesi curadır;
Bağlama ailesinin Cura’dan sonraki sazı Tanbura’dır” şeklinde bir
açıklama yapıldıktan sonra “Bağlamadan küçük bir sazdır” ifadesi
kullanılıp, Ankara’nın meşhur “Şeker oğlan” (Yandım Şeker) oyun havası
kısa saplı bir Bağlamayla ve Bağlama düzeninde icra edilmiştir ve buna
Tanbura denmiştir (Şeker Oğlan bilindiği gibi Bağlama düzeninde icra
edilen bir ezgidir). Daha sonra Bağlama ve Divan sazı tanıtılıp, bozuk
düzende örnekler verilmiştir. Bu örnekte de Tanbura ve Bağlama
tanıtımları arasında bir çelişki vardır.
Bağlama ailesindeki sazların genel adı ve deyimi olan bu kelimenin
tarihine, geleneğine kısaca bir göz atmakta yarar vardır:
Bağlama, diğer Orta Asya kökenli sazlar gibi kopuzdan türemiştir. Kopuz
da genel bir deyimdir ve birçok çeşidi vardır. Kıl kopuz, oklu kopuz,
çertme kopuz, çerti kopuz, kollu kopuz (kolça kopuz) vb. Kolça kopuzun
yani kollu kopuzun koluna perde bağlanmasıyla ortaya çıkan bu tür kopuza
daha sonraki dönemlerde Bağlama denmiştir (Türklerde tel takmaya da
bağlama denilmektedir).Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Bağlama
kelimesine rastlanmamaktadır. Mahmut Ragıp Gazimihal, “Ülkelerde Kopuz
ve Tezeneli Sazlarımız” isimli kitabında “Belki de şehirlerde yok, köy
ve aşiretlerde vardı. O yüzden Evliya haberdar olmadı.” demektedir.
Bağlama adı 17.yy’dan sonra daha yaygın olarak kullanılmış, günümüzde de
Bağlama ailesindeki sazların genel adı olmuştur. Bağlama, geçmişten
günümüze, yapılarına, boy ve ebatlarına, düzenlerine, tel ve perde
sayılarına, çalınış biçimlerine, kavim ve aşiretlere, bölgelere göre
birçok farklı isimlerle anılmıştır: Kopuz, Komus, Saz, Sazılak, Bozuk,
Bozok, Çöğür, Çanğür, Çağur, Ruzba, Irızva, Tanbura, Dombra, Dutar,
Dıngıra, Dıngırdak, Destek, İki telli, Çiftetelli, Bulgari, Baz, Berene,
Çeşte, Karadüzen, Harek vb…
Anadolu’da yakın zamana kadar saz kelimesi de çok yaygın bir biçimde
kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir. Farsça kökenli olan bu
kelime, bugün bütün enstrümanların genel adı olmakla birlikte Bağlama
ailesindeki sazları anlatmak için genel anlamda kullanılmıştır.
Anadolu’da Bağlama ve türlerine saz denildiği halde kaval, zurna, kemane
vb. sazlar için bu kelime kullanılmamıştır. Yani bir anlamda Bağlama ve
türleri için kullanılmıştır. Bağlama kelimesi 17.yy’dan itibaren
görülmesine rağmen, kopuzun bazı türlerine saz denilmesi 15.yy’a
rastlar. Bu kelime, düzen ve ebat belirtmeksizin kullanılması yanı sıra
-örneğin Aşık Veysel Bağlama Düzeni çalmasına rağmen, “Ben gidersem
sazım sen kal dünyada”, “Şu sazıma bir düzen ver” gibi- birçok yöremizde
de Bozuk Düzeni ile çalınan büyükçe sazlara “Saz” denilmektedir. Orta
Anadolu’da özellikle Kırşehir, Ankara, Niğde, Konya vb. yörelerde bu
kelime hem düzen hem de ebat belirtmektedir. Re perdesi üzerinde karar
vererek çalınanlara da “Kara Düzen” denilmektedir. (Birçok kaynakta Kara
Düzen kelimesi hem bir saz çeşidi hem de bir düzen çeşidi olarak farklı
farklı anlatılmaktadır. Irızva’nın bir çeşidine de Kara Düzen
denilmektedir.) Konya’ya bir seyahatim sırasında Bağlama çalanlarla
tanışmak istediğimde orta yaş üzerinde olan birkaç sazcının “Biz Bağlama
çalmayız, biz saz çalarız; Bağlamayı Bektaşiler çalar” dediklerine şahit
oldum. Burada görüldüğü gibi bağlama ve saz kelimelerinin arasında bir
ayrım yapılmaktadır.
Bağlama ve Saz telaffuzlarının yanı sıra “Bozuk”, “Bozuk düzeni”,
“Boz-ok” kelimesine de sıkça rastlanmaktadır. Boz-ok Türkmenleri’nin
çaldığı sazdan ismini aldığı kaynaklarda belirtilmektedir. Günümüzde de
Güneydoğu Anadolu’nun bazı yörelerinde Bozok şeklinde telaffuz edilir.
Ayrıca Kastamonu, Çankırı, Sinop gibi yörelerde bir Bağlama çeşidinin de
adı “Bozuk”tur. Bozuk kelimesine Kütahya, Afyon, Uşak, Isparta ve
Denizli taraflarında da rastlanmaktadır ve bu bir düzen olmanın yanı
sıra bir saz çeşididir. Zaman zaman “Bozuk Düzen” olarak yanlış telaffuz
edilen bu deyimin bozuk sazının düzeni anlamında Bozuk Düzeni olarak
kullanılması gerekmektedir.
Yunanistan’a konser amaçlı birçok seyahatim oldu. Atina’da gezdiğim bir
müzede, geleneksel sazlarının sergilendiği bölümde Cura-Saz-Buzuki
(Bozuk) örneklerine rastladım. Bu sazların da bizimkilerden pek farklı
bir tarafı yoktu. Ayrıca yine Atina’da Türkiye’den göç etmiş A.
Kikiriadis adında bir Buzuki yapımcısıyla tanıştım. Dükkanda hoş bir
sürprizle karşılaştım. Çünkü “Bağlamada Düzen ve Pozisyon” (Pan
Yayıncılık –1989) isimli kitabımı rafından indirip bana gösterdi.
Konuşmamız sırasında geleneksel anlamda Buzuki yaptığını ve bunun üç
sıra telli olduğunu anlattı. İsminin de “Bozuk”tan geldiğini söyledi.
Hatta daha sonraları ben ona saz teli ve burgu gibi malzemeler
gönderdim. Buzuki’nin Bozuk’tan türediğini, o yıllarda tutuculuk ve
şovenistlik olarak algılanmaması açısından çok fazla telaffuz etmedim.
Ama “THE ILLUSTRATED ENCYCLOPEDIA of MUSICAL INSTRUMENTS” (Könemann
2000) isimli müzik ansiklopedisinde aynen şöyle bir cümleye rastladım:
“The popular Greek bozouki evolved from the saz” (sayfa 113-paragraf 1).
Burada da Buzuki’nin bizim sazımızdan türediği anlatılmaktadır. M. R.
Gazimihal de “Bozuk, saplı sazların muahhar bir nevîdir. Zil takımına
bir tel katmakla yedi telli olarak yapılmıştır.” demektedir.
Tanbura tanımlamasına gelindiğinde ise : “Orta Asya Türkleri teli çok
olan sazlara Tambur demişlerdir. Bunların altı çift telleri bulunur, ara
teller de onikiye kadar çıkar. Böylece boyları da normal sazlara göre
büyüktür.” (Prof. Dr. Bahattin Ögel’in TÜRK KÜLTÜR TARİHİNE GİRİŞ isimli
kitabından.) Yine aynı kaynakta “Ancak oralarda çok telli sazlara
Danbura, Dombra denmiştir. Bu yörük sazını Arap ve Fars kaynaklarındaki
Şeş-tar ile birleştirmek de büyük bir ihtiyatsızlık olur. Tahtacılar’ ın
da bu kaynaklardan haberi yoktu.” denilmektedir. Evliya Çelebi tel
Tanburacıyan bölümünde şöyle diyordu: “Dört yüz neferdir. Kütahiyye’de
İftedli-oğlu telif etmişti. Amma zenpâre sazıdır. Tanbura gibidir. Amma
hurde ve tarları üçer tellidir. Perdelidir. Lakin zalim, gayet suzinak
sazdır. Mahalle arasında çalınsa, valide ve hemşire ve hala deyzemüz,
pencerelere cem olup, bakmaları mukarrerdir.”
Tanbura, görülüyor ki geçmişte büyükçe ve çok telli bir sazdır. Türk
Müziği’ndeki Tanbur’dan esinlenildiği söylenilmekle birlikte bunun pek
aslı yoktur. Daha çok Kazak, Özbek, Türkistan Türklerinin Danbura ve
Dombralarından türemiştir. Evliya Çelebi, Tanbura’nın Maraş’tan
çıktığını da söylemektedir. Dulkadiroğulları döneminde bu bölgede daha
yaygın olduğu söylenmektedir. M. R. Gazimihal, Tanbura için: “Boyutlarca
Tanbura da Bozuk kadardır. Şekilce bir farklılık yoktur. Düzeni Bozuk’
daki gibidir. Perde teşkilatı “oniki telli” denilen saza benzemekle
beraber nim sesleri yoktur” demektedir.
Yakın tarihimizdeki Tanburacı lâkaplı saz sanatçılarına ve çaldığı
ezgilere baktığımızda bu ezgilerin, ses genişliği, melodik ve ritmik
yapıları açısından büyük boy uzun saplı ve çok telli sazlarla icra
edildiği görülür (Tanburacı Osman Pehlivan ve Kol Havası gibi).
Saz çalmaya başladığım 1968 yılından bu yana Tanbura karşıma hep büyükçe
bir saz olarak çıkmıştır. Konservatuara başladığım ilk yıllarda
(1975-1976) Kasımpaşalı Ali Osman Usta’ya saz yaptırmaya gittiğimde uzun
saplı, 40cm. tekneli ve 24 perdeli bir saz yapmıştı. Altta iki çelik bir
sırma, ortada iki çelik, üstte bir çelik bir sırma olmak üzere yedi teli
vardı. Ortadaki iki çelikten birisini (0.30) değiştirip kalın sırma
taktı “...ve işte bu şimdi Tanbura oldu” dediğini hiç unutmam. Aynı
dönemlerde gerek TRT’deki gerekse müzik piyasasındaki birçok icralarda
Bağlama sanatçısı olarak bulundum. Uzun saplı ve bozuk düzen çaldığımız
sazlara hep Tanbura dendi. Bağlama düzeninde çalınan ve bozuk düzenin La
kabul edilen alt teline göre alt teli Re sesine çekebildiğimiz, düzenini
de Re-Sol-La yaptığımız 34-36 tekne boyunda uzun saplı sazlara Bağlama
denildi. Bu boy sazlara aynı dönemde bazı saz yapımcıları Çöğür de
demişlerdir. 1980 yılları başından itibaren de 40 cm. tekne, 53 cm. sap
boyu olan Tanbura’nın sapı kısaltılarak 40cm. tekne boyu, 40 cm sap boyu
olan kısa saplı Bağlamalar yaygınlaştı. Bunların tel boyu, 34 cm.’ ik
tekne boyu olan Bağlamaların tel boylarıyla aynıdır (72cm). Şimdilerde
“kısa sap” olarak yaygınlaşmıştır. Bağlama düzeni “kısa sap”, Bozuk
düzeni de “uzun sap” olmuştur. (Bu konudaki eleştirilerim Folklor Halk
Bilim Dergisi’nde “Kısa Sap-Uzun Sap Meselesi” adı altında
yayımlanmıştır.) Bağlama düzeni çalma geleneği olan yörelerimizde
Bağlama boyları hiçbir zaman Tanbura boyundan büyük olmamıştır. Bağlama
ailesindeki sazların genel adı olan Bağlama ile “Bozuk” gerek düzeni
gerekse ebatlarıyla birbirlerinden farklı iki sazdır. Farklı algılanıp
farklı ifade edilmelidir. Aile içindeki sazları tek başına icrâ
ettiğimiz durumlarda adına ve büyüklüğüne bakmaksızın istediğimiz düzene
akortlayıp çalabiliriz. Bozuk düzeni ve onun alt düzenleri vardır (Misget,
Müstezat, Abdal, Hüdayda vb). Bu düzenlere, Bozuk düzeninin (La-Re-Sol)
üst telini veya orta telini çalınan ezginin karar sesine akortlayarak
ulaşabiliriz. Fakat Bağlama düzenini Bozuk düzeninin alt düzeni olarak
düşünemeyiz (La-Re-Mi). Bağlama düzeninde çalınan hiçbir ezgi de Mi
kararlı notaya alınmamıştır. Bağlama düzeni başlı başına bir düzendir ve
akordu: RE-SOL-LA dır. (Bağlama ailesi düzenleri konusu başlı başına
incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Bu sempozyumda da aynı oturumda
“İki temel düzen olan Bağlama Düzeni ile Bozuk Düzeninin mukayesesi”
adında bir konu vardır.) Divan sazına gelince; kaynaklarda aşık sazı
olarak da geçmektedir. Divan meclislerinde çalınan saz anlamında bu ad
verilmiştir. Meydan Sazı da aynı anlamdadır. Bu meydan da Divan meclisi
veya tekke meydanıdır. Sokaktaki meydan değildir. Divan sazının işlevi
ve aile içerisindeki sıralamasında herkes hemfikirdir. Ailenin en büyük
sazıdır. Cura, belki de Kolça Kopuzun ta kendisi, çok farklı şekillerde
birçok düzen ve çeşidi ile ailenin en küçük üyesidir. Anlamı küçük
(Hıra) tiz sesli demektir. Halk sazlarımızın hepsinin curası vardır.
Günümüz yaşayan meşhur curacılarından Fethiyeli Ramazan Güngör (Topal
Ramazan) üç telli parmak curasına üç telli Bağlama ve Kopuz demektedir.
Zeybek, Bozuk, Çiftetelli, Boğma, Kopuz ve Bağlama gibi düzenler
kullanmaktadır. Asıl düzeninin de Bağlama düzeni olduğunu söylemektedir.
Toplu icraların yaygınlaşması ve de özellikle “Yurttan Sesler” in etkisi
ile Türk Halk Müziği ve Bağlamada birçok yeni terimler telaffuz edilmeye
başlanmıştır. Bu topluluklarda değişik boylardaki sazlar birbirlerinin
oktavları ya da dörtlü ve beşlileri şeklinde akordlanıyordu ve hepsi de
aynı düzende idi (Divanın oktavı tanbura, beşlisi Bağlama, Bağlamanın
oktavı da cura gibi).
Günümüz toplu icralarında ise Bağlama ailesi anlayışı vardır. Bağlama
düzeni ile Bozuk düzeni birlikte kullanılabildiği gibi, Divan sazı ve
yeni geliştirilen “Bas Bağlama” bas seslerde, cura da tiz seslerde (bas
ve tiz oktavlar) kullanılmaktadır. Bütün bu anlattıklarımdan sonra
Bağlamanın dinamiklik kavramı da göz önünde bulundurularak Bağlama
ailesi sazları şöyle olmalıdır: DİVAN SAZI (Tekne Boyu: 50 cm, Sap Boyu:
66,5 cm, Tel Boyu : 106 cm); BOZUK (Tekne Boyu: 40 cm (Boz-ok), Sap
Boyu: 53 cm,
Tel Boyu : 85 cm); BAĞLAMA (Tekne Boyu: 34 cm, Sap Boyu: 45.3 cm, Tel
Boyu: 72 cm); BAĞLAMA (Kısa) (Tekne Boyu: 40 cm, Sap Boyu: 40cm, Tel
Boyu: 72 cm); CURA (Tekne Boyu: 22cm, Sap Boyu: 29,3 cm, Tel Boyu : 50
cm)
Ayrıca son dönemlerde “Bas Bağlama” da kullanılmaya başlanmıştır. Ezgi
çalmaktan öte bas partileri ve ritm ağırlıklıdır. Ailenin dışında
isimlendirdiğimiz bu saz, üç ve dört telli olarak da kullanılmaktadır.
* İrfan KURT : İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim
Görevlisi
Not: Bu yazı 10. İstanbul Türk Müziği Günleri (04-05 Aralık-2003) -
Müzik Araştırmaları Ve Folklor Derlemeleri Sempozyumunda bildiri olarak
sunulmuştur.