Ana SayfaKünyeOzan DergisiYazılarŞiirlerRöportajlarFotoğraflarFaaliyetlerİletişimZiyaretçi Defteri

OZAN DERGİSİ BİRİNCİ SAYI SUNUŞ YAZISI

Merhaba Ozan Dergisi okurları! Anadolu halk kültürünü layık olduğu yere taşımak amacıyla başlattığımız “Ozan Dergisi Projesi”ni hayata geçirmiş olmanın heyecanı içerisindeyiz.

Anadolu’daki kültür zenginliğimizi göz ardı ederek, dışarıdan ithal edilen yapay kültürlerin insanlarımıza, sanki bize aitmiş gibi gösterilmesine; Anadolu kültüründen, bu büyük kültürün derin felsefesinden beslenmiş ve de en önemlisi Anadolu’nun bir parçası olduğumuza inandığımız için, bir set çekmemiz gerekiyordu.

İşte Ozan Dergisi, bu ortak düşüncenin etrafında, “Kültür Erozyonuna” dur! diyebilmek için doğdu.

Neden Ozan? Halk kültürümüzde önemli bir yere sahip olan “ozan” kelimesi, Oğuzlar’ın kopuz eşliğinde destansı türkü söyleyen şairlere verdiği addır. 20. yüzyıl başında Dede Korkut kitabından alınan sözcük, dil devriminin etkisiyle yeniden kullanılmaya başlanmıştır.13. yüzyılda Memluklar’ın askeri alaylarında ozanlar yer alıyor,saz eşliğinde eski destanları (Oğuzname) okuyorlardı.

Anadolu Selçuklularında da orduda ozanlar vardı. Bu gelenek Anadolu beyliklerinde ve Osmanlı Devleti’nin ilk döneminde de sürdü. II. Murat’ın sarayında Oğuz destanları okuyan ozanlar bulunuyordu.

15. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkut kitabında, ozanların Oğuzlar arasında oba oba dolaştıkları, şölenlere katılarak kopuz çalıp, eski destanları söyledikleri gibi, yeni olaylarla ilgili yeni şiirler de düzenledikleri öğrenilmektedir. Dede Korkut, ozanların piri olarak tanınır, ozanlar yarı kutsal kişiler sayılırdı. Kazak – Kırgızlar’ın inanışına göre, Korkut Ata (Dede Korkut), ilk kopuzu yapan ve Şamanlara kopuz çalmayı, şarkı söylemeyi öğreten ilk şamandır (Birçok araştırmacıya göre kopuz, bugünkü bağlamanın atasıdır).

15. yüzyıldan başlayarak Anadolu’da ve Azerbaycan’da yeni koşullarda birçok özellikleri değişen ozanlar aşık diye anılmaya başladılar.

Yüzyıllar boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış Anadolu, bu uygarlıkların derin izler bıraktığı büyük bir kültür hazinesidir. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan melodi zenginliği bu topraklardadır. Öyle ki hangi yöne baksanız ayrı bir güzellik, ayrı bir motif görürsünüz: Karadeniz, Ege, İç Anadolu… Her biri de apayrı bir kültür zenginliği.

Yönünüzü nereye dönseniz yüzyılların birikimiyle oluşmuş ayrı ayrı hazineler görüyorsunuz. Hal böyle iken siz, bunları elinizin tersiyle itip kendinizi dışarıda arıyorsunuz.

Atatürk, 1930’da söylediği şu sözlerle, Anadolu’daki kültür hazinesini işaret etmiştir: “Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında işitilebilir”. Anadolu toprakları devasa bir sanat atölyesidir. Sanatkar kelimesinin gerçek sahipleri yüzyıllar önce yaşamalarına rağmen, hala Anadolu’dan bütün dünyaya bir güneş gibi doğmaktadır. Ama maalesef sanatıyla değil de başka olaylarıyla gündeme gelen insanlara günümüzde sanatçı veya sanatkar denilir oldu. Sanatkar kelimesi bu kadar basit midir? “Biz hepimiz milletvekili olabiliriz, bakan olabiliriz, hatta cumhurbaşkanı olabiliriz; ama hiçbirimiz sanatkar olamayız. Böyle olunca sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür” (1930) sözleriyle Mustafa Kemal Atatürk “Sanatçı” kelimesinin gerçek sahiplerinin, toplumun en ulaşılmaz mertebesinde olduklarını, “sanatçı” nın aslında ne kadar yüce bir sıfat olduğunu belirtiyor.

İşte bizler bu kelimeyi sahiplerine, Anadolu halkından uzak tutulan, ondan esirgenen esirgenen folklorunu kendisine iade etmek için, sizlerle Ozan Dergisi’ndeyiz. Yunus’u, Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Veysel’i sadece tanıyanlarına değil, herkesle ve dünyayla tanıştırmak için sizlerleyiz. MERHABA!

Ocak 2003 – Sayı: 1

 

                                                    .........:::::::2006 (c) Copyright Ozan Dergisi :::::::.........              Designed by Zehra Çamer